Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 6

"Yaşam bir 'belki'dir. Ölüm ise bir kesinlik. Binlerce 'belki'nin uyumlu bir birlikteliğini gereksinir yaşam. Ölüm hiçbir şey gerektirmez. Sadece vardır."
- Reha Çamuroğlu, Cemil Reloaded, sf.239

"Ruhsal yaralar böyledir, görünmez, dışarıdan fark edilmez ama derinliklerde yer bitirir insanı."
-  Fırat Cewerî, Lehî, sf. 79

"Bazen birini öyle çok seversin ki onu bir an görebilmek için kendinden, o güne dek düşündüklerinden, inandıklarından, gerçek diye ortalıkta anlatıp durduğun şeylerden bile vazgeçersin. Yokluğundan öylesine büyük bir acı duyarsın ki, ne yaparsa yapsın her şeye katlanabilirsin, gerçekte başka bir zaman seni çok incitecek bir şeyi yapmasına izin verirsin. Öyle bir an gelir ki, o mutlu olsun yeter, diyecek kadar kendini unutabilirsin.
Birini sevmekle ondan vazgeçmemek farklıdır.
İnsan birini çok sevebilir ama ondan vazgeçebilir. Onu özler, yokluğunu hisseder ama zamanla çok büyük bir acı duymadan, yalnızca küçük bir sızıyla, bir gülümsemeyle hatırlayıp geçebilir."
- Kürşat Başar, Yaz, sf. 268

"Hayaller, oturabileceğiniz en büyük evdir."
- Kürşat Başar, Yaz, sf. 197

"İçinizdeki birini, düşünmemeye çalışarak unutamıyorsunuz."
- Kürşat Başar, Yaz, sf. 302

"Dilsiz ve bitkindi benim kahkaham, ağlamak özlemini taşıyordu."
- Knut Hamsun, Açlık (çev. Behçet Necatigil), sf. 76


Şebnem İşigüzel / Venüs

"Göbek deliği annemizin hatırasıdır. Hem bağımlılığımızın hem bağımsızlığımızın işareti." sf. 9

"Kusurlarımız meziyetlerimizdir esasında. Kusursuzluk varolmamaktır bir bakıma. Çünkü bu âlemde hiçbir göz kusursuz bir şey görmemiştir." sf.13

"Güzellik, insanın kendisine biçtiği değerdir." sf. 15

"Dünyaya gözlerimi açtığım 1908 yılında ilan edilen medeni ve insani şeyler bu ülkede gölge gibi kaldı: Üzerine bas geç! Üzerine çık çiğne! Hem var hem yok, tıpkı gölge gibi." sf. 16

"Oysa bir şeyi mahrem tutmakta ısrar etmek zehirdir." sf. 36

"Haritaları insanlar çizer. Haritalar çizilsin diye kan dökülür, isyanlar çıkar, savaş olur, bitlenirsin, aç kalırsın, insan olmaktan çıkarsın. Kazanır ya da kaybedersin. Bunun neticesinde haritalar ortaya çıkar." sf. 37-38

"Tarih anahtar deliğinden bakmak gibi bir şeydir." sf. 52

"Duygularımızın kokusu vardır. Hangi duyguyu hissedersek ona ait kokuyu salgılarız." sf. 86

"Üzün süre yaşayan bir beden enkar biriktirir." sf. 90

"Kadınlık kanamaktır. Kanaya kanaya ölmektir. Bir ölü gibi yaşamak, yaşamaya çalışmaktır." sf. 96

"Acılar hatırladıkça kanar. Unutulmaz. Zamanla kabuk tutan yaralar gibi izi kalır. O acı bizi öldürür. Ama biz bundan habersiz kopup giden başa inat yürüyüp giden gövde misali, yaşadığımızı sanırız farkında olmadan." sf. 103

"Çünkü gülümsemenin tıpkı kahkahalarımız gibi bir sesi vardır, duyan duyar." sf. 103

"Kimi duygular, en derinimizde, tıpkı kömür parçalarının elmasa, yakuta, değerli taşlara dönüşmesi, inci tanelerinin midyelerin karnında yüzlerce yılda oluşması gibi zamanla oluşur. Zamanla sever, zamanla sadakat gösterir, zamanla bağışlarsınız. Şekina bu işi mevsimlerin dönüşümüne benzetir, ‘Kıştan bahara çıkıvermek gibi, öfkeden anlayışa eriverir insan cancağızım,’ derdi." sf. 107

"Gözyaşları sizi bir yerlere götüren denizlerdir. Ağlamak, kimsenin görmediği içimizdeki dünyayı taşıyan geminin çevresinde bir deniz yaratır. Gözyaşları geminizi oturduğu kayalıklardan çıkararak yeni bir yere, daha iyi bir yere götürür." sf. 119-120

"  'Kadınların sırları, gizli öyküleri olur,' demiştim. 'Erkeklerin değil!' 
(...)
'Niye?' diye sormuştu Doktor Turan.
'Çünkü,' demiştim, 'Sırların çoğu kadınlar açısından utanç verici ölçüde yanlış kabul edilmiş şeylerle ilgilidir, kadınların özgürlüğüyle ilişkilidir, erkekler için böyle bir durum söz konusu değildir ki...' " 
sf. 121

"Denizin yanıbaşındaki bu kuyu nasıl böyle kurumuştu? İçimdeki hayat gibi. Neşe gibi. Mutluluk ve bütün güzel hisler, duygular gibi. Bir kadını şu kuyu gibi kurutan nedir?" sf. 139

"Sanki düştüğümde değil de ağlarken sarsıla sarsıla yaralandım." sf. 153

"Çok sevmiştim onu. Mutsuzluk içinde ölürken onu gizlice severek avunmuştum. Büyük bir aşktı bu. Öyle büyüktü ki hiç dile getiremedim. Öyle çok sevmiştim ki onu, yüzüne bile bakamıyordum aşkımın göz kamaştıran ışığından." sf. 155

"İnsanın en büyük muamması kendisidir." sf. 176

"Cumhuriyet ilan edildiğinde on beş yaşındaydım. Gübre tepeciğinin üzerinde yükselip şöyle bağırdığımı hatırlıyorum: 'Burası da bizim cumhuriyetimiz.' " sf. 201

"Sırlarıyla mezara giden insan yılanlarıyla gömülmüş gibi olurmuş. Fani dünyaya fısıldanmayan sırların her biri yılana dönüşür, insana kabrinde rahat huzur vermezmiş." sf. 205

"Mutluluk, yumuşak, tatlı, ışıklı bir odacıktır. Mevsim kış ise sıcaktır bu odacık. Mevsim yaz ise gölgelidir. Mutluluk bir histir. En derininizde sadece bir his. Bu yeryüzünde hiçbir nedene ve hiçbir faniye bağlı olmayan bir his. Sadece mutsuzluklar bunlara göbekten bağlıdır. Ama mutluluk en derinde bizim ne hissettiğimizdir. Mutluluk gölgeniz gibidir varlığı sadece size bağlı. Işık yoksa gölgeniz de görünmez göze ama siz varolduğunuza göre o da vardır muhakkak. İşte mutluluğun varlığı da böyle bir şeydir." sf. 215

"Göz bebeklerimiz kıvılcım gibidir. Kocaman bir ateş yakar. Büyülü bir aynacık gibidir sizi kendi suretinize sevdalar." sf. 220

"İnsanın kendi ölümünü anlatamaması aslında ne büyük kayıp. Ölümü hayattan daha gizemli yapan şey de bu zaten." sf. 233

"Eğer bir şeyi benim gibi çok hayal ederseniz onu olmuş kabul edersiniz. Ya da hayaliniz gerçekleşmiş olur ama siz onu hâlâ hayal zannedersiniz. Kim ne derse desin ömür dediğimiz şey de hayalle gerçeğin karışımından ibarettir." sf. 237

"Devamlı incitilmek insanı mahveder. Bir yaprak rüzgarın önünde durabilir mi? İncilitirseniz, ruhunuz, benliğiniz de öyle savrulur, derbeder olur. Sonunda benim gibi hissiz, cansız, ruhsuz kalırsınız. O hayattan kurtulacak gücü kendinizde bulamaz, bir cinnete yuvarlanırsınız."

Mahir Ünsal Eriş / Olduğu Kadar Güzeldik

"Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun." sf. 19

"Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgâhtan alana kadar, bir manavın önlüğüne süre süre parlattığı elmalar gibi cilalıyoruz kendimizi. İlk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya başlıyoruz ama." sf. 21

"Umut çok garip bir şey, insanı olduğundan daha aptal etmeye yetiyor." sf. 38

"Adına yaşamak dediği, yıllar süren bir intiharın sonuna gelmişti demek." sf. 66

"Devrim olurdu, olmazdı orası ayrı mesele. Ama devrime yalnızca inanmanın bile, razı olmamakla ilgili, vicdanı serinleten, en olmadık zamanda insnaın içini yeşerten bir lezzeti var." sf. 110

"Daha büyük yarınların hayalini kurmak, yarın sabah kalkıp işe ya da iş aramaya gideceğin gerçeğinin arkasında kalıyor. Unutturuyor kendini, sanki bütün gençliğini ışıklar içinde geçirten o değilmiş gibi. İnsan utanıyor sonra o sarılı kırmızılı dergileri, bozuk megafondan sokaktakileri umuda tavlamaya çalışan çatık kaşlı gençleri, duvarlara intizamsız bir aceleyle yazılmış o orak şekilli Ş harflerini gördükçe. Sanki önceden söylediği bir yalanı herkes öğrenmiş gibi utanıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak uzaklaşıyor yanlarından, hayat da öyle gçeip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya çalışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken. Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir." sf. 114


Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 5

“Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır ya da hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza, daha az ürkütür.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 25.

“Şimdi elindeki mühleti biliyor, bu bilgiden korkusuna tuhaf bir huzur boşaldığını hissediyordu.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 65.

“Hiçbir şey düşünmemek, sadece ruhta karanlık bir bitiş duygusu, yavaştan çöküp her şeyi kaplayan bir sis hissetmek ne iyiydi.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 68.

“Ruhunda bir yer henüz acıyordu, ama hayra alamet bir acıydı bu. Büsbütün kapanmazdan önce yanan yaralar gibi sıcak bir acı.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 80.

“Erdem kılığına bürünerek varlıklarımıza el koymak isteyenler karşısında ne yaparsak yapalım, hep kabahatli görünürüz.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 36.

“En güçlüler altlarındakiler anlama zahmetine pek katlanmaz, sarsıcı ya da gülünç buldukları ayrıntılarla yetinir, böylelikle de önyargılarından rahatsız olmazlar.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 60.

“Kini besleyen, ilişkilerin günden güne insanlıktan uzaklaşmasıdır.”  - Begüm, Kenüze Mourad, sf 146.

“Şiddeti tetikleyen şiddet, bu tehlikeli döngüyü iyi biliyor. Acımasız davranılan her kişi acımasız davranmakta haklı olduğunu sanıyor, ezildiği için ezme hakkına sahip olduğunu düşünüyor.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 342.

“Ezilen insanlar uzun süre kendilerini anlatmaya çalıştı, biraz adalet istediler, ama duvara tosladılar. Ve eğer o duvarda hiçbir kapı açılmazsa, bir gün gelir, duvarı yıkarlar. Bütün ayakanmaların, bütün şiddetin temeli bu: İstendiğinde, kendini başka türlü açıklamanın imkânsızlığı.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 343.

“Aşk bahane. Herkes kendini seviyor, bu cilvede kendi güzelliğinden emin olmak istiyordu ve tıpkı, şu ayna gibi bu güzelliği yansıtacak, parlatacak bir ayna arıyordu.”  - Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu, Sf 80.

“Çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle kaşrılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler.”  - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, Sf 12.

“Benim eksikliğimi duymayacaksın -bu beni teselli ediyor.”  - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, sf 54.

“Çünkü sen, yalnızca kolay, oyun gibi ve ağırlıktan yoksun olanı seversin, bir kadere müdahale etmekten korkarsın.”  - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, sf 31

“Umarım siz de doktorum gibi bana sigaranın zararlarnıdan bahsetmeyeceksiniz. Cİğerlerimdeki lekeler, içtiğim sigaradan değil, sizin için çektiğim sıkıntılar yüzündendir, bunu bilmenizi istiyorum. İki yüzlülüğünüzden ve sahtekârlığınızdan dolayıdır. Manasız huzursuzluğunuzdan, işe yaramaz çabanızdan dolayıdır.”  - Birini Öldüreceğim, Fırat Cewerî, sf 17

“Bazen bedenimin içinde yalnız olmadığımı düşünüyor, içimde başka birisinin daha olduğu kuşkusuna kapılıyorum. Onunla konuşuyor, eğleniyor, bazen ona kızıyor, bağırıp çağırıyorum. O sırada etrafımda bulunanlar bunu görüyor ama içimi göremiyorlar. Güldüğümü görüyorlar ama kendi kendime güldüğümü sanıyorlar. Tartıştığımı görüyorlar ama kiminle tartıştığımı görmüyorlar. Kiminle kavga ettiğimi hiç bilmiyorlar.”  - Birini Öldüreceğim, Fırat Cewerî, sf 25.

“Bazı insanların mutsuzluğu, diğerlerinin aşkı hissettiği gibi hissettiğini biliyorum artık; mahrem, yoğun ve karşılık beklemeksizin.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 131.

“Nezaketin kökleri derinde olmalı.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 141.

“Ama bu, müziği tarif etmek gibi.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Houisseini, sf 160.

“Matematiksel doğruların hüküm sürdüğü, keyfilikten ve belirsizlikten muaf bir alanın insanı rahatlattığını söyledi. Yanıtlara erişmenin zor olduğunu ama bulunabileceğini bilmek de rahatlatıcıydı.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 203.

“Yaratmak demek başkalaırnın yaşamlarını vahşice yağmalamak, onları bihaber, zoraki katılımcılara dönüştürmek demektir. Onların arzularını, hayallerini çalıyor, kusurlarını, acılarını cebe indiriyorsunuz. Ve bunu bilerek, gayet bilinçli yapıyorsunuz.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 209.

“Ölmek, genç bir şairin meslek yaşamındaki en başarılı hamle olabilir.”  - Ve Daglar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 212.

“Delilik bu yaptığı. Tam bir çıldırmışlık. Her şeye, devasa olasılık oranlarına rağmen, kontrol edemediğin bir dünyanın, kaybetmeyi kaldıramayacağın tek şeyi elinden almayacağına dair, son derece temelsiz ve akıl almaz aptallıkta bir inanç duymak. Dünyanın seni mahvetmeyeceğine inanmak.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 224.

“Adel birdirbir oynar gibi çocukluğunun üstünden atladığını hissediyordu. Yere bir yetişkin olarak inecekti. İndiğinde de artık geri dönüşü olmayacaktı, çünkü yetişkin olmak babasının bir zamanlar bir savaş kahramanı olmak için söylediği şeye benziyordu: Bir kere oldun mu, öyle de ölürsün.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 276.

“Yıllar sonra, bilmediğim bir şeyi anladım. Dünyanın sizin içinizi görmediğini, derinin ve kemiğin maskelediği umutlarınızı, hayallerinizi ve kederlerinizi zerre kadar umursamadığını. Gerçek işte bu kadar basit, bu kadar saçma ve bu kadar gaddardı.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 330.

“Kültür bir evse, dil de ön kapının ve içerideki bütün kapıların anahtarıdır.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 365.

26 Haziran 2014 Perşembe

bazı insanları çok severim ben. kendimi bildim bileli böyledir bu. bi anda, ne olduğunu anlamadan severim. hani içime akıverir sevgi birden. ama ne güzel bir his o! normal sevmeyi bilmem ben. makul sevmeyi. makul sevinmeyi de… hatta makul üzülmeyi de. hisler, her zaman mantıktan daha öncelikli oldu benim için. büyü mü yaptılar nedir bilmiyorum. pamuğa karşı da hep bir şefkat beslerim. bir kilo pamuk mu ağırdır bir kilo demir mi sorusuna düşünmeksizin demir cevabını yapıştırmamız gibi mantık ve hisler arasında kurduğumuz denge. neyse, bambaşka bir şey anlatıyordum. bazı insanları diyordum, nedensiz ve coşkuyla severim. onlarla ilgili en ufak bir şey beni dünyanın en mutlu insanı yapabilir. bi gülümsemeleri, günümü aydınlatabilir. seslerini duymak, içimin bütün ağırlığını söküp götürebilir. onlar gülümsesin diye şebeklik yapabilirim. takla atmayı deneyebilirim. ne bileyim elimden gelecek her şeyi yapabilirim. bugüne kadar böyle yaşadım ben. kırıldığım da oldu, üzüldüğüm de… ama hiçbir şey, o coşkulu sevginin getirdiği coşkun mutlulukları silemez ki gönlümden. o mutlulukların başka kimseyle alakası yok artık. onlar benim. ben yaşadım onları ve anıları bile bi ömür yeter. mantığın bana sağlayacağı dengeyi paralara ayırır da öyle gömerim lan! sarkacım ben sarkaç! sıkıcı bir saat tik-tak’ı gibi yaşayamam… yaşasın nehirler! kahrolsun yapay göletler! Yaşasın eğri büğrü dağ yolları! kahrolsun insan yapımı yükseklikler! ( buraya erdal bakkal’ın delilik manifestosu gelecek.)* Sevgili Deliler, Yepyeni bir akım başlatarak klasik “huni” anlayışını değiştiriyoruz. Hunililer olarak tüm delileri birleşmeye çağırıyoruz. Birbiri ile yarışmaktan öteye gidemeyen aklın hükmüne son vericez. Geçmişini yıkan, beton yığınları arasına sıkışıp kalmış olan aklın hükmüne son vericez. Akıllı olanın her şeyi batırdığı, savaşarak, silah tüccarları ve para babalarını zengin eden aklın hükmüne son vericez. Her kesimden insanın şiddete mağruz kaldığı, kimin gücü kime yeterse mantığı ile hareket eden aklın hükmüne son vericez. Üç kuruş kazanmak uğruna tüm ömrünü heba eden, hayatını yaşayamadan bu dünyadan göçüp giden aklın hükmüne son vericez. Akılla kirletilmiş bu güzel dünyayı yeniden güzelleştirebilmek için sizlere sesleniyorum. Tüm deliler bileşin!

Bir Kurabiyeye Ağıt

Hiç olur mu size de? Gözleriniz dolar mı mesela ağzınızda çiğnerken bir şeyleri? Dişlerinizin işleyişi yavaşlar mı? Ağır ağır akar mı o lezzet dilinizin üzerinden? Birdenbire böyle, tuhaf, çok tuhaf ama saf, katışıksız bir mutluluk dolar mı içinize? Katışıksız mutluluk, yani doğada bulunduğu haliyle hani, çok değişik. Bol miktarda hüzün var aslında içeriğinde. Coşkuyla çok ilgili değil. İnsanı hafifleten, daha doğrusu bedenini hafifleten bir şey değil. Tam aksine, bedeni çivileyip olduğu yere, ruhunu serbest bırakan bir şey. Birkaç çiğnemelik sadece… yılları, yolları, hiç bilmediğimiz bambaşka alemleri dolduran içine insanın… birkaç çiğnemelik zaman. Hani reklam filmlerinde bir ısırık ve bambaşka diyarlar meselesi var ya, doğru ama eksik o reklamlar. Ya da fazla enerjik… İnsan bazen bir ısırıkta, yalnızca o yemeğin tadını duymuyor. Ne kadar güzellik varsa dünya üzerinde, dilinin üzerinden akıyor. O güne dek sahip olduğu/olamadığı ne varsa şükrediyor insan. Sahip olamadıklarına şükretmesi garip geliyor, sonra bu garipliğe de şükrediyor. Sonra, o ana sahip olma ayrıcalığına doluyor gözleri. Böyle böyle birbirini besliyor bir sürü küçük küçük mutluluk…
 Ta ki, “sahip olmak mı?” diye sorana kadar insan. İfadeyi sevmezliğimi geçtim de, bir ana sahip olunabilir mi gerçekten?

"Allah bu acıyı bana unutturmasın"

"Allah bu acıyı bana unutturmasın," diyordu kadın.
Konuyu bilmiyorum. Yanından hızla geçerken bu cümleyi duydum yalnızca.
O andan beri düşünüyorum.
"Allah bu acıyı bana unutturmasın."
"Allah bu acıyı bana unutturmasın."
Ses tonunu hatırlıyorum sonra. Acısını seven, acısına sarılan, yüreğinin yara izini usulca okşayan bir ses değildi. Öfkeliydi daha çok. Ağlamamaya direnirken bir sıkılaşır, ağrımaya başlar ya gözler. Öyle bir sesti. Sesi, ruhu, ayakta kalmak için kendini sıkar gibiydi. Belki şimdi uyduruyorum bunları. Belki alelade bir sesti de ben bunları yakıştırıyorum. Bilmiyorum ki...
Ama hep aynı tonda yankılanıyor ses zihnimde. "Allah bana bu acıyı unutturmasın."
Muhtemelen o acıyı hep hatırlamak ve tedbirli olmak istiyor bundan sonra. O acıyı bir kez daha yaşamamak için.
Bir acıyı bir kez daha yaşamamak için durmadan acımak istiyor. Hep hatırlamak... Bir kez daha yara çıkmasın diye, bir yarayı hep kaşıyarak orada tutmak.
Bu, biraz garip değil mi?
Ben hep unutmak isterim halbuki. Duyguları yani. Yaşamak ve unutmak. Unutup bir kez daha yaşamak. Yeniden yaşarken ilk kez yaşıyormuş gibi olmak. Yine şaşırmak. Şaşırmak. Alışmamak. Her seferinde bir yenilik hissi, aynı döngünün içinde hem de. Daha makul değil mi?

4 Kasım 2013 Pazartesi

Hırsızlık İhbarıdır

Aslında sadece bir yazı sanmıştım. Bu yüzden kendisine mail atarak anlaşmayı, hatta belki unutup geçmeyi düşünüyordum. 
Sonra şeytan mı dürttü ne olduysa diğer yazılarına da bakayım dedim. Toplamda 20 yazısı var beyefendinin. 20 yazının en az 4'te 1'i benim bu blogda yayınladığım yazılar. Araya birkaç kelam eklemiş. Onlar kendisinin mi, bir başkasının mı bilemem. fakat kendi yazmışçasına almış, kullanmış yazılarımın önemli bir kısmını. Demek ben blog yazmaya karar vermesem, arkadaşın köşe yazarlığı kariyeri başlamadan bitecekmiş.
Yazılarda sürekli bir Allah lafzı. Hak'tan bahis... Bu mudur? Bildiklerini, yazdıklarını, düşündüklerini neden uygulamaz bu insanlar? 
Beyefendi peygamber ismi taşıyor. O'nun tırnağı kadar hak bilseymiş keşke. Daha ziyade soyadına uygun bir karakter geliştirmeyi tercih etmiş. "Alyaz" beyefendinin sonu. "Al"mış ve "yazmış". Yazma kısmından da şüpheliyim gerçi. Copy-paste de olabilir.



yalnızca bu iki örnek yeter. Bölgeyle ilgili olmayan diğer yazıları dilerseniz incelersiniz. 
Kendisine hakkımı helal etmediğimi buradan da beyan ederim.
Blogu yarın akşam erişime kapatacağım ve beyefendinin yeni yazılarını takip edeceğim. 
Belki de ben yanılıyorumdur. Aynı şeyleri aynı sözcüklerle düşünüyoruzdur belki. Di mi?

"Belki Bir Gün Dönerim"

İnsan, paylaşmak için yazıyor. içinden geçenleri birileri daha duysun, bilsin diye.
Sakınmak, sözcükleri sahiplenmek değil derdim. Sözcükler de hisler de herkesin. Lakin bir yazı, hammaddeyi yontmak, şekillendirmek gibidir. Ne bileyim, bir ağaç parçasından bir süs eşyası yontmak gibi.
Kesici bir alettir sözcükler ve yüreğinizdir hammaddesi. Sözcüklerle yüreğinizi, yüreğinizle sözcükleri yontar, şekillendirirsiniz. Yani başkaları nasıl yazıyor bilmem ama ben her daim bu şekilde yazıyorum. bazen içim öyle titriyor ki kayıyor sözcükler, kesiyor, kanatıyor içimi.
Sonra kanaya kanaya yazdıklarımı alıp kendi adıyla yayınlıyor birileri.
Sözükler tamam, eyvallah lakin, kanımı bıraksaydınız bari.
Çok yoruldum artık.
Uzunca bir süre buralarda olmayacağım.
Birkaç gün içinde de blogu erişime kapatacağım.
Belki bir gün dönerim...
Esen kalın.

27 Ekim 2013 Pazar

hisar odamın penceresidir

hisar, odamın penceresidir. vakit gecedir muhakkak. herkesin yatması beklenmiştir. kısılmıştır teybin sesi. ya da walkmandedir kaset. bi kulak tetikte hep. gecenin ayazına aldırmadan pencere önlerinde içilen sigaralardır işte hisar. saman kağıda karalanan sözcükler, kitap okumanın muazzam bir his yaşattığı vakitler... ses çıkarmamaya gayret ederek yapılmış kahve. hayaller bir de. ne tuhaf, hayalleri de anı oluyor insanın, hiç gerçekleşmeden. hani erimeden buhar olup uçması gibi maddenin.


26 Ekim 2013 Cumartesi

bi filmin hiç bitmeyen üç saniyesi

son sigara bu. tamam. söz, yatacağım sonra. susacağım. bunun için söz veremiyorum ama. uykumda sayıklayıp sayıklamadığımı bilmiyorum. demek istediğim, çok yoruldum artık.
bi film izlemiştim. bi kadın vardı. sadece vardı. ve var olduğunu yalnızca kendi biliyordu. uzanıp bir şeyi tutamıyordu mesela. kimseyle konuşamıyordu. kimse görmüyordu onu. ve bu filmin yalnızca üç saniyelik bir kısmıydı. zira hikaye, en nihayet birinin onu görmesiyle başlıyordu. ama bin defa daha bahsetsem bu filmden, hep o üç saniyesinden bahsedeceğim, biliyorum. çünkü o üç saniye hiç bitmiyor.
sigaralarınsa bir sonu var. sözüm söz. varlığımı kendimden gizlemeye gidiyorum.

22 Ekim 2013 Salı

İçimdeki Çocuğa Yaşam Dersleri No:4

Alış buna. Vitrinlere bakar gibi yaşayacaksın. Ya da sen, gezici bir vitrinmişsin gibi. Camın ardında, camın içinde... Ya gelip geçişini izleyeceksin insanların ya da bir müddet yürüyeceksin yanlarında lakin dokunamayacaksın hiç yaralarına.
Camını kıracak haylaz çocuklar bazen. Tuhaf ama sevineceksin. Sevin. Yaşa sonuna dek sevinçlerini çocuk. Dibini ekmekle sıyır tabağının, bir zerresi bile ziyan olmasın. Ama bil, sen hep o vitrinde kalacaksın. Camın ötesine uzanmayacak elin. Hep ama hep kendini yenileyecek o cam. Bil. Ama bilmek, çocuk, engel olmasın içeri giren sevinçleri eğilip almana. Sevinç ziyan edilmemeli. Bunu unutma.

20 Ekim 2013 Pazar

Çizili Hayalleri Doldurunuz

Annelerinden, kalan yemekleri değerlendirmeyi öğrenerek büyümüş bir nesildik biz. Belki bu yüzden kırılan hayallerimizi asla atmaz, o kırıkları yapboz olarak değerlendirirdik. Yüreğimizin duvarları, birleştirip çerçevelettiğimiz hayal kırıklıklarımızla doluydu. Hayallerimizi herkes yattıktan sonra ve mutlaka yorganın altında kurardık mesela. Gün ışığı değen hayallerin bozulacağını, dışarı çıkarılırsa mikrop kapacağını sanıyorduk belki. Sadece düğün salonunun pistinde dans eder, yerimize oturduğumuzda annemizden çimdik yememek için yalnızca belirli hareketleri büyük bir ciddiyetle tekrarlardık. Hayallerle dansımız da aynen böyleydi. 
 Hayaller, geleceğin gerçeğine alışma kursları gibiydi ve hepimiz bir örnek hayallerle katılırdık derslere. Tabii arada komşunun oğlunun Almanya’dan getirdiği çikolatalar gibi filmlerden mülhem – ama gerçekleşme ihtimalini kat’a aklımıza getirmediğimiz – hayallerimiz de oluyordu. Hayal sınırlarımızın en ucundaydı ve ne tuhaftır ki o bile bir örnekti. Mahallenin bütün kızları filmlerdeki gibi bir aşk yaşamayı hayal eder, sonunda Rukiye Teyze’nin keşfedip araştırdığı, keşfine güvenini sağlamlaştırdıktan sonra da annelerimize anlatarak reklam faslına geçtiği bir gençle evlenirdi. Küçüklükten başlayan bir sürecin son aşamasıydı Rukiye Teyze. Bütün ortaokul hatıra defterlerinde aynı cümle olurdu çünkü: “Her genç kızın hayali olan beyaz gelinlikler içinde…” 
Ben de büyüklerimin benim için kolay-kurulum reyonlarından alıp bir köşeye sakladıkları hayalleri zamanı geldikçe çıkarıyor, montajını yapıyor ve yüreğimin misafirlere açık odalarının en güzel yerine yerleştiriveriyordum. Aynı yerden alınmış hayallere, kenarına ellerimizle yaptığımız iğne oyalarıyla kendimizi katıyor, böylece onları hemen benimseyebiliyorduk. 
Kursu başarıyla bitirme sertifikası niyetine beyaz gelinliğim içinde evlilik cüzdanını aldığım gün ben de çocuklarım için hayaller biriktirmeye başladım. El işi yaparken hüzünle uzaklara dalma ritüelini gerçekleştirdiğim zamanlarda hep aynı görüntü canlanıyordu zihnimde. Belki de hayatımın akışını değiştirebilecek tek fırsattı ve geldiği gibi birden bire çekip gidişi hayallerimi sergilediğim büfenin en güzel köşesini daimi bir boşluğa mahkûm etmişti. Tabii ben çok sonra fark ettim bunu… 
Hayallerimden de seçimlerimden de hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Pişmanlık çoğu zaman bir kıyaslama içerir. Benim kıyaslayabileceğim başka hayaller tanıma şansım olmadı pek. Moralimin bozuk olduğu günlerde kendimi boyama kitaplarıyla avutulan bir çocuk gibi hissediyordum sadece. Evin duvarlarını, sonunda dayak yemek pahasına da olsa gönlünce boyayanlar vardı, bir de boyama kitaplarının çizdiği sınırları dolduranlar. Benim hayatımın özeti buydu işte. Büyükler için boyama kitabı: çizili hayalleri doldurunuz. Onun da kendine has bir kolaylığı, doyuruculuğu vardı ve ben hep o yönünü görmeye çalıştım. Yine de bazen çocuğuma boyama kitabı yerine bembeyaz resim defterleri almayı aklımdan geçirmiyor değilim.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

İÇİMDEKİ ÇOCUĞA YAŞAM DERSLERİ no: bilmem kaç

Sen sen ol, gözlerine duvar örme çocuk.
İster sahte olsun, ister samimi, bırak dolsun insanların sözleri, sesleri, bakışları gözlerinden içeri.
Yüreğinde senin dahi varlığından bîhaber olduğun bir süzgeç var. O ayıklar zararlı maddeleri.
Sen sen ol, gözlerine duvar örme çocuk.
İzin verme kimsenin sözlerinin gözlerine çarpıp parçalanmasına. Sen kaç kez izledin sözcüklerinin parçalanışını? Yapma. Kaleler örme etrafına. Mayınlar döşeme. Bırak gönüllerince dolaşsınlar yüreğinin kırlarında. 'Çimlere basmayınız' tabelası bile koyma.
Öbür türlüsü çocuk, yaşamak değil, savunma. Korunma ya da... Halbuki kötülükten korunmak, kalelere kapanmak değil çocuk. İyilik üretmek. Sen onlara uyma.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Toz Kalkınca Hapşıran Söczüklerdir

"Sana güvenebilir miyim?" diye sordum.
Hiç düşünmeden, "Hayır," dedi.
O an, dünyada ondan daha güvenilir biri olmayacağını düşünmüş olmalıyım. Ya da şimdi düşünüyorum bunu.  Çünkü, en az onun "Hayır" deyişi kadar hızlı güvendim ona. Oracıkta. (Bu kelime, şiirin tek kişilik gösterisi gibi. Oracıkta...)
Güvenemeyeceğini bildiğin birine güvenmek, en sağlıklısı belki de. Nihayetinde, güvenilmezliğini açık seçik ifade etmiş. Sen istediğin kadar güven. O dağın, yerden ısıtma sistemi var artık. Yağsa da tutmaz o kar.

Burada konuyu dağıtmalıyım. Üzgünüm, ben dağınık çalışırım! Bir defasında, kırmızı tükenmez lazım olmuştu bana gelen birine. "Bilgisayarın ordaki koltuğa otur, yan dön, azıcık arkaya eğil, bilgisayar masasıyla çalışma masası arasındaki boşluğa uzat elini, çalışma masasına daha yakın tarafında," diye tarif etmiştim kalemin yerini.  Ama telaşa mahal yok, şimdi biraz daha iyiyim. Artık masamda bir kalemlik var ve kırmızı tükenmez, kalemlikle hoparlör arasındaki boşlukta, bir kısmı kalemliğin arkasında kalacak şekilde duruyor.

Aklım da masam gibidir biraz. Her yer her yerde (Bu ifadenin de şiirle bir akrabalığı olmalı fakat bunu tanımlayamayacak kadar çaysızım şimdi). Bazı şeyleri o kadar uzun zaman unutuyorum ki, paslanıyor durduğu yerde. Yahut toz kaplıyor üstünü. Şimdi yaptığım şey, ne bileyim bir kapıyı yağlamak ya da masamın tozunu almak gibi.

Halbuki ağlayabilseydik biraz, bu kadar hapşırtmazdı zihnimin tozları sözcüklerimi.


10 Haziran 2013 Pazartesi

Bazen Kendimi...

Bazen kendimi, üç beş kuruşluk birkaç anı için zamanı sürükleyen bir kapkaççı gibi hissediyorum.
Ya da zaman bir kapkaççı da ben anılarını vermemek için direnen, sürüklenen, dizleri, dirsekleri, yüreği çizilen kapkaç mağduru.
Evet, bu daha güzel oldu. Zaman zaman suçluluk, zaman zaman öfke, sonra aniden bastıran üzüntü dalgası...
Bazen kendimi, bir türlü kıyıya vuramayan bir ceset gibi hissediyorum. Sürüklenip duruyorum suyun üzerinde. Kıyıya vuramadığım için, tam bir ceset de sayılamıyorum. Karaya değdiğim an kesilecek sanki hisler, o zaman öleceğim...

Bazen kendimi, hiçbir cümlesinin sonunu göremeyen bir anne gibi hissediyorum... Başladığım hiçbir şeyi bitiremiyorum. Neye elimi atsam, deviriyorum.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Kayıp Kız / Gillian Flynn

Kitap yazılarına epeydir ara vermiştim. Sebeplerinden belki başka bir yazıda bahsederim bir gün.
Ama şimdi tekrar yazmak istedim, çünkü çok zaman sonra ilk kez beni ziyadesiyle heyecanlandıran bir kitapla karşılaştım.

Artemis Yayınları'ndan çıkan Kayıp Kız (Gone Girl) 'ın yazarı Gillian Flynn, çevirmeniyse Uğur Mehter. Kitap, müthiş kurgusuyla her bölümüyle tekrar tekrar hayrete düşürdü beni. Kafamda birleştirdiğim ipuçlarıyla bir nebze olsun ilerlediğimi sandığım an yeni bir ipucu, hop, başladığım yerdeyim. Karakterlerin zekasına hayranlık duymakla yazara hayranlık duymak arasında gidip gidip geldim. Evet, son tahlilde karakterin zekası yazarın zekasının bir alt kümesi lakin bilhassa Amy karakteri öyle güçlü inşa edilmiş ki insan onun ayrı/bağımsız bir varlık olduğuna inanmak için güçlü bir arzu duyuyor (Bu hissi en son Iza'nın Şarkısı'nda yaşamıştım).

Hikayenin sürprizi bol. O nedenle içeriğe dair söyleyeceğim her şey spoilera girer. Ben yalnızca bu kitabı muhakkak okumanızı önereyim ve kitabın arka kapak metnini iliştirivereyim aşağıya.


Aşık olduğunuz insanı ne kadar tanıyabilirsiniz?
Ne düşünüyorsun Amy?.. Evliliğimiz boyunca dile getirmesem bile, içten içe, sürekli sorduğum soru bu. Sanırım bu tür sorular tüm evliliklerin kaçınılmazı: Ne düşünüyorsun? Neler hissediyorsun? Sen kimsin? Bize ne oldu? Şimdi ne yapacağız?”
Evliliklerinin beşinci yıldönümü sabahında, karısı Amy aniden ortadan kaybolunca, Nick Dunne bu sorularla baş başa kalıyor. Polisin baş şüphelisi Nick. Amy’nin arkadaşları, kadının Nick’ten korktuğunu, bazı şeyleri ondan sır gibi sakladığını söylüyor. Nick’e göre bütün bunlar büyük bir yalan. Polis, Nick’in bilgisayarında tuhaf bilgilere rastlıyor. Dahası, biri, cep telefonundan ısrarla Nick’i arıyor. Asıl soru şu; Nick’in güzel karısına ne oldu? Peki, Amy’nin özenle paketleyip bıraktığı kutuda ne vardı?
KAYIP KIZ’da evlilik, tam bir savaş sanatına dönüşüyor.
“Bıçak kadar keskin. Şaşırtıcı derecede sinsi. Akıl almaz bir oyun. Kayıp Kız, Gillian Flynn’den baş döndürücü bir roman. Gillian Flynn’in gerilim konusunda Patricia Highsmith’den geri kaldığını düşünüyorsanız, dantel gibi dokunmuş bu hikayenin ayrıntılarına bir daha göz atın. İlk okuduğunuzda yüreğinizin sıkışmasına neden olan şeyler, ikinci okuyuşunuzda tamamen farklı görünecek.”
— Janet Maslin, The New York Times
“Alfred Hitchcock’u bile kıskandıracak, karşı konulmaz bir yaz gerilimi. İnsan psikolojisinin en karanlık kuytularına inen bu nefis gerilim romanı tüylerinizi diken diken edecek.”
People
“En yakın ilişkilerde bile ortaya çıkabilecek korkunç sırların doğasına dair katıksız bir gerilim.
Kayıp Kız, ‘kim yaptı’ sorusunu sorduran bir dedektiflik romanı gibi başlıyor ama son sayfasına geldiğinizde, kimin kim olduğundan şüphe etmeye başlıyorsunuz.”
— Lev Grossman, Time
“Tek kelimeyle büyüleyici. Karanlık bir ironiye sahip, dehşete düşürüyor ve hatta bazen duygulandırıyor. Kitabı bitirdiğimde, hemen tekrar okumak istedim. Daha önce yayınlanan Keskin Şeyler ve
Karanlık Yerler romanlarından sonra, Gillian Flynn hayranları, yazarın şimdiye kadarki bu en sürprizli ve tehlikeli romanıyla kendinden geçecek.”
— Michelle Weiner, Associated Press 

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...