Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

15 Eylül 2014 Pazartesi

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 7

Deliduman / Emrah Serbes

  • ·      Her insanı seven birileri bulunur çünkü, budur dünyada kalan son adalet kırıntısı. (sf. 23)
  • ·      Aramızda çatışma yok, uçurum var. Nice zamandır böyle bu, iki yamaç gibiyiz, öfkeyle, acıyla ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir vadi uzanıyor aramızda. (sf.41)
  • ·      Genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. Ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur. (sf.76)
  • ·      Çocuksu ve tedirgindi sesi. En yüksek perdeden söylediğinde bile kırılgandı biraz. Yeri geldi mi duygusallaşmaktan çekinmeyen, yeri geldi mi de size en buruk haliyle bile tebessüm eden bir sesti. Delice yağan yağmurlardan sonra, kaldırım kenarındaki su birikintilerini, parklardaki ıslak bankları, yolların ortasında silkinen sokak köpeklerini, apartman boşluklarının rutubetli karanlığını, içlerinde otların filizlendiği ıssız telefon kulübelerini hatırlatan, bu yüzden de durup dururken biraz kalbinizi kıran bir sesti. Ama kalbinizi kırdıkça da başınızı okşayan, teselli eden bir şey vardı o seste. (sf.83)
  • ·      Özgürlüğü hep insanın canının istediğini yapması zannediyoruz, oysa özgürlük her şeyden evvel bir histir. Eylemden önce o his gelir. İnsana bir şey yaptıran yahut yaptırmayan şey o histir. (sf.117)
  • ·      Aklınıza çok daha önce gelmesi gereken bir fikir yeni geldiğinde, kendinizi salak gibi hissetmeniz gerekirken dâhi gibi hissedersiniz. (sf.112)
  • ·      Cahildim o zaman, iPhoneum yoktu. (sf.212)
  • ·      Ölmeden önce söylenen son sözlere gösterilen bu ilgiyi de anlamıyorum zaten. Çevremiz yaşayan ölülerle dolu, paketlenmiş, etiketlenmiş, bir kenara atılıp unutulmuş, hatırlandığı zaman da lanetle hatırlanmaya mahkûm edilmiş insanlar. Onların sosyal ölülere dönüşmeden evvel sarf ettikleri son sözlere ilgi gösterilse, o zaman bir anlamı olurdu belki bu merakın. (sf.219)



Aramızdaki Şey / Tomris Uyar

  • ·      Sevilmemeyi rahatça kaldırabiliyorsun da sevilmek zor geliyor sana. (sf.15)
  • ·      İnsan önce renklerden başlamalı değişmeye. Yoksa kırmızıyı sevdiğimi kim söyledi? (sf.24)


Marilyn Monroe Notlar

  • ·      Hayatın yaklaştığını hissediyorum, tek istediğim ölmekken.
  • ·      Bazen çocukların kayda değer bir algısı ve sezgisi oluyor ve büyürken onunla bağı kopuyor.
  • ·      Bir de hücrelerinde çığlık atan kadınlar vardı. Sanırım hayat katlanılmaz hale geldiğinde bağırıyorlardı. Böyle zamanlarda uygun bir psikiyatristin onlarla konuşması gerektiğini hissettim. Belki ıstıraplarını ve çaresizliklerini geçici olarak yatıştırabilirdi. Hatta bence onlar da (doktorlar) bir şeyler öğrenirdi. Ama onların tek ilgilendikleri kitaplardan öğrendikleri. Şaşırdım, çünkü onları zaten biliyorlar! Belki acı çeken bir insandan daha fazlasını öğrenebilirler.
  • ·      Herkesin kendisini ileri götürecek ve yıkımları atlatmasına yarayacak kadar kibre ihtiyacı var.


Dünya Ağrısı / Ayfer Tunç (*)

  • ·      Hikâyeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar. (sf.12)
  • ·      Güzel şeyleri hatırlamanın ertesi günü mahveden, yıkıcı bir tarafı var. (sf. 12)
  • ·      İnsanın yaşlandıkça kısalmasının nedeni bu, kemiklerin kısalmasıyla ilgisi yok, yer çekimi denen şey dünyanın yorgunluğu aslında, bizi yere çeken şey dinmeyen bu yorgunluk. (sf.111)
  • ·      Seyretmek suça ortak olmaktır ama işlemekten daha kolay bağışlanır. Yaşattıklarını hiç yaşatmamışçasına unutarak kurtulabileceğini sanır bir çocuk. Ama unutmak diye bir şey yok, unuttuğunu sanmak var, çocukluk mazeret olamıyor. (sf. 122)
  • ·      Topluca işlediğimiz günahlar bedeli ödenmedikçe ikramiyesi gelecek haftaya devreden piyangoya benziyor. Bir gün hepimize büyük ikramiye çıkacak, o zaman topluca günahlarımızın altında kalacağız. (sf. 124)
  • ·      Aşk, babasının belki de tek gelişkin yönüydü.
  • ·      İnsana değmeden yaşanmıyor, insanoğlu insansız bir hayat bulamadı. (sf. 144)
  • ·      Gözler ruhun dünyaya girip çıktığı yer. (sf. 158)
  • ·      Çöküş bir süreç, çektikçe uzuyor ama bir türlü tamamen çökülmüyor, çökülmedikçe de ıstırap bitmiyor. (sf. 167)
  • ·      Birine acımanın o kibirli hazzı...
  • ·      Hem aşk en iyi ihtimalle hastalıktır, çoğu zaman iyileşirsin, iyileşmezsen de ölürsün. (sf. 177)
  • ·      Aşkı aramak altın aramaya benziyor Şükran, çok yorucu. Toprağı kazacaksın, kayaları kıracaksın, toz edeceksin, eleyeceksin, bakacaksın var mı yok mu, varsa bulacaksın, eriteceksin, parlak parçacıkları birleştireceksin, aşk yapacaksın, zor. (sf. 185)
  • ·      Sevginin taşlaştığı yerde öfke kolay köpürüyor, sıcak suyu görünce ânında kendini bırakan sabun gibi. (sf. 191)
  • ·      Hayatta kalmak istiyorsan unutacaksın, başına gelenleri sineye çekeceksin, başka yolu yok. Yoksulların sinesi de çok geniş oluyor, her şey sığıyor buraya, zulüm, hakaret, haksızlık istediğin kadar. (sf. 196)
  • ·      Bu şehirde herkesi tanıyor ama hep uzaktan.
  • ·      Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba... dinmeyen bir ağrı. (sf. 242)
  • ·      Yücelttiği şeylerin çöplüğü olan bir hayatı var.
  • ·      Herkes vahşetin hazzından çıldırmıştı. Mürşit bu hazla birlikte zafer gibi bir şey de hissediyordu. Cumhurdan kopmuştu, artık onun varlığına ihtiyacı yoktu, kalabalığın ortak cinnetine katılmıştı. Devasa bir şeytanın sayısız elinden kolundan biri olmuştu. Seyirci olmanın içindeki canavarı doyurmaya yetmediği bir ânın içindeydi. Akıntıya karıştı, kalabalığın arasında su gibi aktı, birden kendini yerde kan içinde yatan, hâlâ tekmelenen hamalın başucunda buldu. Elleri öyle terlemişti ki tuttuğu taş ıslanmıştı. Cumhurla göz göze geldi. Cumhur güldü, gülüşü Mürşitin içine işledi. Ayak uçlarından elektrik gibi giren ve bedeninin tamamını saran bir öldürmek arzusuyla elini kaldırdı. (sf. 309)
  • ·      Günahı işlemiş olmak belki bağışlanabilir ama insanın işlerken hissettiği aşağılık duygular ne olacak? (sf. 317)


Ay Hadi İnşallah / Pucca

  • ·      Kendimden o kadar nefret ediyorum ki bana bir parça sevgi gösteren birine dönüşmeyi tercih ediyorum. Bedenimden nefret ediyorum, yüzümden, saçlarımdan, konuşmamdan, ellerimden, sevdiğim saçlarımdan, konuşmamdan, ellerimden, sevdiğim şeylerden bile nefret ediyorum aslında. Ben kendimi hiç sevmiyorum, o kadar sevmiyorum ki o sevgiyi hep başkasına veriyorum. Ben bile kendimi sevmezken bir yabancı nasıl sever diye hayret ediyorum, hep minnet duygusuyla yaşıyorum. Hep ama hep kendimi onun altında eziliyor gibi hissediyorum. (sf. 189)


Peri Gazozu / Ercan Kesal

  • ·      Tüm yazdıklarımız bizim olsa da ne fark eder ki. Üzerindeki kan, hikâyelerini her gün kayıtsızca izlediğimiz o bahtsızların... Bunu böylece bilin... (sf. 63)
  • ·      Ama, yorulmadınız mı ağzınızda cesetlerle yıllar yılı tepemizde akbaba gibi dolaşmaktan? Bir karga gibi yapın hiç olmazsa. İnin yere ve bırakın ölülerimizi. Kalplerimiz onların mezar yeridir. (sf.116)


Rüya Körü / Gürsel Korat

  • ·      Talihin gözü kör olsa da, şüphenin gözü daima uyanıktır. (sf.86)
  • ·      Sonrayı görmeyen insanlar içindir neşe. (sf.34)
  • ·      Çünkü onun beni görmeyişini, benim olmayışını, beni sevmeyişini bile sevmiştim. (sf.136)
  • ·      İnsan bazen haklı olmanın rahatlığına güvenip kindarlığın ve öfkesinin bereketini artırabilir ve doğruyu şaşırabilir. (sf.158)
  • ·      Ama şunu da biliyorum ki Tanrıyı severken nasıl onunla kendimizi eşit hissedemiyorsak, aşka tutulduğumuzda da kendimizi sevdiğimizle eşit hissedemiyoruz. Bu yüzden âşıklar Tanrı kadar yalnızdır. (sf.208)
  • ·      Anne kız buluşmalarının insanın içini yakan bir tarafı vardır. Çünkü bu iki kadın türü birbiriyle buluştuğunda sevincin en saf derecesi olan ağlama katmanına ulaşırlar; doğrusu hasretle buluşup ağlamanın tadını kadınlardan daha iyi bilen de yoktur. (sf.215)
  • ·      Stefanos tam o anda kendisiyle Andronikos arasındaki farkı kavradı: Andronikosun belirsizliğe tahammülü yoktu. Bu yüzden yaşama gücü buluyor, bu yüzden yaşamak için savaşıyordu. Asla vazgeçmeyen, tuttuğunu koparan adam olmasının nedeni buydu. Oysa Stefanos belirsizliğe tahammül edebildiği için yaşayabiliyordu. (sf.237)
  • ·      Sevmek bize kalmıştır ama sevilmek talihtir. O talih bende yoktu. (sf. 245)
  • ·      Çünkü geçmiş zaman unutuştur, gelecek zaman ise doğmamış unutuş. Bunların birbirinden farkı yoktur. İnsan daima unutur. Yapabildiği tek Tanrısal eylem, hatırlamaktır. (sf.260)
  • ·      Yalnızca apaçık ortada olanlar görünmez ve gizlidir, hatırlayışın ışığına tutulana kadar. (sf.261)
  • ·      Sevilmeyen kişinin şimdisi yoktur. (sf.264)


Aile Çay Bahçesi / Yekta Kopan

  • ·      Korkularımızla öldürüyoruz zamanı. Oysa saniye kolu, tüm cesaretiyle koşmaya devam ediyor. (sf. 22)
  • ·      Böyledir zaten, çocukluk, utanılacak sayısız anının birikimidir. (sf.24)
  • ·      Oysa yağmurda ıslanmanın verdiği huzur hiçbir şeyde yoktur. İnsan olmaktan utanmadığın tek andır, ağaçlar gibi, çiçekler gibi, köpekler, kuşlar, kediler, bildiğin-bilmediğin bütün hayvanlar gibi ıslandığın an. Doğanın bir parçası olduğunu hissedersin. Manzaraya dışarıdan bakan kibirli insanlardan uzakta, o manzaranın bir parçası olursun. Irkının kendini beğenmişliğini unutur, bir böcek kadar özgür, sunarsın kendini doğaya. (sf.74)
  • ·      Ağaç değil onun adı; zeytin, çınar, elma, kavak... Kuş değil onun adı; güvercin, serçe, karga, saka... İnsan değil bizim adımız; yalancı, katil, ikiyüzlü, rezil... (sf.74)
  • ·      Sonra sustum. Ses olmadı düşündüklerim. Nefretimi kusamadım dünyaya. O güvenlikli kabuğumun altından çıkaramadım başımı. (sf.97)


Katalin Sokağı / Magda Szabo (*)

  • ·      Çünkü ne birinci ne ikinci ne de üçüncü ölümü gerçekti. O hâlâ yaşıyor ve yaşamak istiyordu. Ama bunları kavrayıncaya kadar artık gerçekten ölmüştü. (sf.104)
  • ·      Henrietti affedemiyordum, çünkü Balintin ruhunda aşktan ya da şehvetten çok daha bağımsız bir duyguyu uyandırmayı başarmıştı ve bunu ben asla yapamayacaktım. (sf.107)
  • ·      Evet, bazen konuşmalar sadece alışkanlık nedeniyle sesli ve sessiz harfler olan kelimeler içerirler. Bu konuşmalar o kadar büyük bir duygu yoğunluğuna sahiptir ki, sözlerimizin bir anlam taşıyıp taşımadığı bile önemli değildir. (sf. 109)
  • ·      Bize karşı gösterilen sevgi, her zaman için zaten biraz da bize karşı duyulan acıma duygusudur, öyle değil mi? (sf.155)


Aşçı / Wayne Macauley

  • ·      Utanç benim motorum. Ondan kaçmayacağım onu sevip besleyeceğim. (sf.155)
  • ·      İyi bir sistem asla mükemmel değildir. (sf.29)


Çıplak ve Yalnız / Hamdi Koç

  • ·      Öyledir, kusurlu insan kolay sevilir, kusurunu söyleyen insan daha da sevilir. (sf. 53)
  • ·      Hayatında hiç kimsenin onun için bir şey yapmadığı ve ondan bir şey beklemediği bir adam oldum. (sf.72)
  • ·      Büyüyeceksen önce gözyaşlarını silmeyi, sonra gözyaşlarını dindirmeyi öğrenmelisin. (sf.257)
  • ·      Kadınlar en çok ağlar, çünkü en çok kadınlar kaybeder, çünkü kadınlar kalmak için doğmuştur. Oysa gitmeyi öğrenmeliydik, kaybedilmeyi öğrenmeliydik. (sf.257)
  • ·      Hayatın adil davrandığı bir kadın veya erkeğe henüz rastlamadım. İstediğini almak kalbin kaderi değil. (sf. 288)
  • ·      Çünkü insan aşktan bahseder ve aşkı yaşarken korku en son aklına gelen şey oluyor. (sf. 396)
  • ·      Demek ki yalnız kalmak için insanın önce hayatta sevdiği birine sahip olması gerekiyormuş. Öbür türlü yalnızlıklar sadece büyüme hataları, sadece aile veya arkadaş kazaları. (sf. 408)
  • ·      Anlamak öğrenmek değildir. Öğrenmek olması için insanın yaşaması ve korkuyu keşfetmesi gerekir. Anlamak hissetmeye başlamaktır ve bugüne aittir. Öğrenmek ise geleceğe aittir. Hata o yüzden yapılır. Her hata, biraz, bile bile yapılır. (sf.441)
  • ·      Ama şimdi daha önceden aşina olmadığım ve beni doğru dürüst uyutmayan bir yorgunluk türünden mustariptim: hayal yorgunluğu. Bu, galiba, gençliğin erken safhalarında yaşanabilecek bir yorgunluk türü. Hızlı ve yakıcı. İnsan, herhalde, böyle bir yorgunluğu her tadıştan sonra gençliğini biraz daha kaybetmiş oluyor. (sf.185)
  • ·      Gerçek kimsenin elinde kalmaz, kaçar, yaşayabileceği yere kadar gider. Önemli olan başlamak. Gerçek olmaya başlamak. (sf.599)


** Okuyun bunları, okuyun.

26 Ağustos 2014 Salı

Herkesin Eve Gidişini İzleyen Çocuk

Bazen kendimi annesinden güç bela izin koparıp da oynamak için sokağa çıktığında herkesin evine gidişini izleyen bir çocuk gibi hissediyorum. Öylece duruyorum sokağın ortasında. Sanki herkes benden kaçıyor. Öyle bir mahzunluk... Başım önde ama gözlerim yukarı doğru bakıyor. Kocaman da açılmış çizgi film Japonları gibi. Oynayacak kimse yok... Sokağın ortasında zaman durmuş. Yanımdan telaşlı adımlarla işten dönen memurlar geçiyor. Hiçbiri fark etmiyor beni. Zaten adımlarındaki telaş ruhlarını öyle bir sarmış ki hiçbir şeyi fark etmiyor onlar. Ama ben yalnızım. Ama bütün arkadaşlarım, tam da ben oyuna katılacakken dağılıp gitmiş. O mahzunluk işte... Hani eve dönünce çaresiz, başını okşayıp şeker verdiklerinde sana geçip gidecek olan... O an ne kadar da sonsuz.

25 Temmuz 2014 Cuma

Teselli İkramiyesi yahut Hiç Olmazsa Cemil

Biri karşıma dikilip "Sen kendini ne sanıyorsun ulan?" diye çıkışsa mesela, tereddüt etmeden "Teselli ikramiyesi," derim. Öyleyim... Büyük ikramiyenin kaçırıldığı yerlerde oyalanılan şeyim ben. İnsanlarda yarattığım duygunun bu olduğuna eminim. Iskalanmış bir sevincin burukluğu. Üzüntünün kapısında kalmışlığın o ince şaşkınlığı. Arada kalakalmış insanların tutunduğu bir duvar işte.
Adım Cemil. Kimse için bir lakap takacağı kadar özel olmadım hayatta. Ama bir lakabım olsa "hiç olmazsa" olurdu bence. Çünkü adımın geçtiği çoğu cümlede bu iki sözcük de var.
"Bak, hiç olmazsa Cemil yanında..."
O günleri hatırlamıyorum tabii ama, doğduğumdan beri böyleymiş bu. Babam öldükten iki gün sonra doğmuşum mesela. Belki anneme zamanında söyleselermiş babamın durumunu, öldüğü gün teşrif edermişim dünyaya. Neyse, oraları karıştırmayalım şimdi... Ama hep benimle teselli etmişler annemi. "Yapma böyle," demişler. "Topla kendini... Hiç olmazsa Cemil için." Cemil dediler mi bir posta daha ağlarmış annem. Komşu teyzeler dudaklarını hafifçe dişler, gözlerini kısar, başlarını ağır ağır iki yana sallarmış. Bir görev gibi. "Etme," derlermiş. "Bak, yavrun var. Hiç olmazsa ondan bir parça kaldı sende..."
Tuhaftır, o günden sonra hep bir parça olarak yaşadım ben. Eksik kalan yerlere doldurmalık. Ama kat'a ait olamayan bir bütüne.

...

11 Temmuz 2014 Cuma

Ben, var mıyım?

Hep böyle oluyor. Hep ama...
Yara alıyorum. Kanıyorum. Kendi kendine duruyor sonra. Durunca, hiç yara almamış gibi oluyorum. Hiç acıtmamışlar gibi kalbimi. Hatta diyorum ki, "Acıdan yanlış gördün sen o an, sendin esas canını yakan. Niye yaksın ki o seni?" Yaranın kabuğuna bakınca gülümsüyorum hatta. Ne bileyim, o kabuğun varlığı bile güzelmiş gibi.
Bir kitapta geçiyordu. Etkilenmiştim. "Ama yandınız, kül oldunuz," diyordu karakterlerden biri. Diğeri diyordu ki, "Ama vardım. Kül bunun kanıtı."
İşte sanki o kabuklar, varlığımın kanıtı gibi geliyor bana. Seviyorum. Hayat bu ama. O kabuk da kuruyup kopuveriyor sonra. Ben yine yok oluyorum. Yok olunca, bir kez daha değişiyor algım. "İyi de," diyorum, "zaten yoksun onun için. Var olsan, acıtmazdı canını, evet. Ama yoksun. Görmüyor hançerini savurduğu yerde durduğunu. Hem sen de çığlık atmıyorsun. Çığlık bir yana, ah bile demiyorsun, ahın tutar korkusuyla. Bak, sen yoksun."

Ama varım ben. Varım. Burdayım. Duruyorum. Yaşıyorum. Acıyorum.
Ne var sanki bir parçacık görseniz?

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 6

"Yaşam bir 'belki'dir. Ölüm ise bir kesinlik. Binlerce 'belki'nin uyumlu bir birlikteliğini gereksinir yaşam. Ölüm hiçbir şey gerektirmez. Sadece vardır."
- Reha Çamuroğlu, Cemil Reloaded, sf.239

"Ruhsal yaralar böyledir, görünmez, dışarıdan fark edilmez ama derinliklerde yer bitirir insanı."
-  Fırat Cewerî, Lehî, sf. 79

"Bazen birini öyle çok seversin ki onu bir an görebilmek için kendinden, o güne dek düşündüklerinden, inandıklarından, gerçek diye ortalıkta anlatıp durduğun şeylerden bile vazgeçersin. Yokluğundan öylesine büyük bir acı duyarsın ki, ne yaparsa yapsın her şeye katlanabilirsin, gerçekte başka bir zaman seni çok incitecek bir şeyi yapmasına izin verirsin. Öyle bir an gelir ki, o mutlu olsun yeter, diyecek kadar kendini unutabilirsin.
Birini sevmekle ondan vazgeçmemek farklıdır.
İnsan birini çok sevebilir ama ondan vazgeçebilir. Onu özler, yokluğunu hisseder ama zamanla çok büyük bir acı duymadan, yalnızca küçük bir sızıyla, bir gülümsemeyle hatırlayıp geçebilir."
- Kürşat Başar, Yaz, sf. 268

"Hayaller, oturabileceğiniz en büyük evdir."
- Kürşat Başar, Yaz, sf. 197

"İçinizdeki birini, düşünmemeye çalışarak unutamıyorsunuz."
- Kürşat Başar, Yaz, sf. 302

"Dilsiz ve bitkindi benim kahkaham, ağlamak özlemini taşıyordu."
- Knut Hamsun, Açlık (çev. Behçet Necatigil), sf. 76


Şebnem İşigüzel / Venüs

"Göbek deliği annemizin hatırasıdır. Hem bağımlılığımızın hem bağımsızlığımızın işareti." sf. 9

"Kusurlarımız meziyetlerimizdir esasında. Kusursuzluk varolmamaktır bir bakıma. Çünkü bu âlemde hiçbir göz kusursuz bir şey görmemiştir." sf.13

"Güzellik, insanın kendisine biçtiği değerdir." sf. 15

"Dünyaya gözlerimi açtığım 1908 yılında ilan edilen medeni ve insani şeyler bu ülkede gölge gibi kaldı: Üzerine bas geç! Üzerine çık çiğne! Hem var hem yok, tıpkı gölge gibi." sf. 16

"Oysa bir şeyi mahrem tutmakta ısrar etmek zehirdir." sf. 36

"Haritaları insanlar çizer. Haritalar çizilsin diye kan dökülür, isyanlar çıkar, savaş olur, bitlenirsin, aç kalırsın, insan olmaktan çıkarsın. Kazanır ya da kaybedersin. Bunun neticesinde haritalar ortaya çıkar." sf. 37-38

"Tarih anahtar deliğinden bakmak gibi bir şeydir." sf. 52

"Duygularımızın kokusu vardır. Hangi duyguyu hissedersek ona ait kokuyu salgılarız." sf. 86

"Üzün süre yaşayan bir beden enkar biriktirir." sf. 90

"Kadınlık kanamaktır. Kanaya kanaya ölmektir. Bir ölü gibi yaşamak, yaşamaya çalışmaktır." sf. 96

"Acılar hatırladıkça kanar. Unutulmaz. Zamanla kabuk tutan yaralar gibi izi kalır. O acı bizi öldürür. Ama biz bundan habersiz kopup giden başa inat yürüyüp giden gövde misali, yaşadığımızı sanırız farkında olmadan." sf. 103

"Çünkü gülümsemenin tıpkı kahkahalarımız gibi bir sesi vardır, duyan duyar." sf. 103

"Kimi duygular, en derinimizde, tıpkı kömür parçalarının elmasa, yakuta, değerli taşlara dönüşmesi, inci tanelerinin midyelerin karnında yüzlerce yılda oluşması gibi zamanla oluşur. Zamanla sever, zamanla sadakat gösterir, zamanla bağışlarsınız. Şekina bu işi mevsimlerin dönüşümüne benzetir, ‘Kıştan bahara çıkıvermek gibi, öfkeden anlayışa eriverir insan cancağızım,’ derdi." sf. 107

"Gözyaşları sizi bir yerlere götüren denizlerdir. Ağlamak, kimsenin görmediği içimizdeki dünyayı taşıyan geminin çevresinde bir deniz yaratır. Gözyaşları geminizi oturduğu kayalıklardan çıkararak yeni bir yere, daha iyi bir yere götürür." sf. 119-120

"  'Kadınların sırları, gizli öyküleri olur,' demiştim. 'Erkeklerin değil!' 
(...)
'Niye?' diye sormuştu Doktor Turan.
'Çünkü,' demiştim, 'Sırların çoğu kadınlar açısından utanç verici ölçüde yanlış kabul edilmiş şeylerle ilgilidir, kadınların özgürlüğüyle ilişkilidir, erkekler için böyle bir durum söz konusu değildir ki...' " 
sf. 121

"Denizin yanıbaşındaki bu kuyu nasıl böyle kurumuştu? İçimdeki hayat gibi. Neşe gibi. Mutluluk ve bütün güzel hisler, duygular gibi. Bir kadını şu kuyu gibi kurutan nedir?" sf. 139

"Sanki düştüğümde değil de ağlarken sarsıla sarsıla yaralandım." sf. 153

"Çok sevmiştim onu. Mutsuzluk içinde ölürken onu gizlice severek avunmuştum. Büyük bir aşktı bu. Öyle büyüktü ki hiç dile getiremedim. Öyle çok sevmiştim ki onu, yüzüne bile bakamıyordum aşkımın göz kamaştıran ışığından." sf. 155

"İnsanın en büyük muamması kendisidir." sf. 176

"Cumhuriyet ilan edildiğinde on beş yaşındaydım. Gübre tepeciğinin üzerinde yükselip şöyle bağırdığımı hatırlıyorum: 'Burası da bizim cumhuriyetimiz.' " sf. 201

"Sırlarıyla mezara giden insan yılanlarıyla gömülmüş gibi olurmuş. Fani dünyaya fısıldanmayan sırların her biri yılana dönüşür, insana kabrinde rahat huzur vermezmiş." sf. 205

"Mutluluk, yumuşak, tatlı, ışıklı bir odacıktır. Mevsim kış ise sıcaktır bu odacık. Mevsim yaz ise gölgelidir. Mutluluk bir histir. En derininizde sadece bir his. Bu yeryüzünde hiçbir nedene ve hiçbir faniye bağlı olmayan bir his. Sadece mutsuzluklar bunlara göbekten bağlıdır. Ama mutluluk en derinde bizim ne hissettiğimizdir. Mutluluk gölgeniz gibidir varlığı sadece size bağlı. Işık yoksa gölgeniz de görünmez göze ama siz varolduğunuza göre o da vardır muhakkak. İşte mutluluğun varlığı da böyle bir şeydir." sf. 215

"Göz bebeklerimiz kıvılcım gibidir. Kocaman bir ateş yakar. Büyülü bir aynacık gibidir sizi kendi suretinize sevdalar." sf. 220

"İnsanın kendi ölümünü anlatamaması aslında ne büyük kayıp. Ölümü hayattan daha gizemli yapan şey de bu zaten." sf. 233

"Eğer bir şeyi benim gibi çok hayal ederseniz onu olmuş kabul edersiniz. Ya da hayaliniz gerçekleşmiş olur ama siz onu hâlâ hayal zannedersiniz. Kim ne derse desin ömür dediğimiz şey de hayalle gerçeğin karışımından ibarettir." sf. 237

"Devamlı incitilmek insanı mahveder. Bir yaprak rüzgarın önünde durabilir mi? İncilitirseniz, ruhunuz, benliğiniz de öyle savrulur, derbeder olur. Sonunda benim gibi hissiz, cansız, ruhsuz kalırsınız. O hayattan kurtulacak gücü kendinizde bulamaz, bir cinnete yuvarlanırsınız."

Mahir Ünsal Eriş / Olduğu Kadar Güzeldik

"Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun." sf. 19

"Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgâhtan alana kadar, bir manavın önlüğüne süre süre parlattığı elmalar gibi cilalıyoruz kendimizi. İlk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya başlıyoruz ama." sf. 21

"Umut çok garip bir şey, insanı olduğundan daha aptal etmeye yetiyor." sf. 38

"Adına yaşamak dediği, yıllar süren bir intiharın sonuna gelmişti demek." sf. 66

"Devrim olurdu, olmazdı orası ayrı mesele. Ama devrime yalnızca inanmanın bile, razı olmamakla ilgili, vicdanı serinleten, en olmadık zamanda insnaın içini yeşerten bir lezzeti var." sf. 110

"Daha büyük yarınların hayalini kurmak, yarın sabah kalkıp işe ya da iş aramaya gideceğin gerçeğinin arkasında kalıyor. Unutturuyor kendini, sanki bütün gençliğini ışıklar içinde geçirten o değilmiş gibi. İnsan utanıyor sonra o sarılı kırmızılı dergileri, bozuk megafondan sokaktakileri umuda tavlamaya çalışan çatık kaşlı gençleri, duvarlara intizamsız bir aceleyle yazılmış o orak şekilli Ş harflerini gördükçe. Sanki önceden söylediği bir yalanı herkes öğrenmiş gibi utanıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak uzaklaşıyor yanlarından, hayat da öyle gçeip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya çalışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken. Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir." sf. 114


Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 5

“Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır ya da hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza, daha az ürkütür.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 25.

“Şimdi elindeki mühleti biliyor, bu bilgiden korkusuna tuhaf bir huzur boşaldığını hissediyordu.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 65.

“Hiçbir şey düşünmemek, sadece ruhta karanlık bir bitiş duygusu, yavaştan çöküp her şeyi kaplayan bir sis hissetmek ne iyiydi.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 68.

“Ruhunda bir yer henüz acıyordu, ama hayra alamet bir acıydı bu. Büsbütün kapanmazdan önce yanan yaralar gibi sıcak bir acı.”  - Korku, Stefan Zweig, sf 80.

“Erdem kılığına bürünerek varlıklarımıza el koymak isteyenler karşısında ne yaparsak yapalım, hep kabahatli görünürüz.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 36.

“En güçlüler altlarındakiler anlama zahmetine pek katlanmaz, sarsıcı ya da gülünç buldukları ayrıntılarla yetinir, böylelikle de önyargılarından rahatsız olmazlar.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 60.

“Kini besleyen, ilişkilerin günden güne insanlıktan uzaklaşmasıdır.”  - Begüm, Kenüze Mourad, sf 146.

“Şiddeti tetikleyen şiddet, bu tehlikeli döngüyü iyi biliyor. Acımasız davranılan her kişi acımasız davranmakta haklı olduğunu sanıyor, ezildiği için ezme hakkına sahip olduğunu düşünüyor.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 342.

“Ezilen insanlar uzun süre kendilerini anlatmaya çalıştı, biraz adalet istediler, ama duvara tosladılar. Ve eğer o duvarda hiçbir kapı açılmazsa, bir gün gelir, duvarı yıkarlar. Bütün ayakanmaların, bütün şiddetin temeli bu: İstendiğinde, kendini başka türlü açıklamanın imkânsızlığı.”  - Begüm, Kenize Mourad, sf 343.

“Aşk bahane. Herkes kendini seviyor, bu cilvede kendi güzelliğinden emin olmak istiyordu ve tıpkı, şu ayna gibi bu güzelliği yansıtacak, parlatacak bir ayna arıyordu.”  - Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu, Sf 80.

“Çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle kaşrılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler.”  - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, Sf 12.

“Benim eksikliğimi duymayacaksın -bu beni teselli ediyor.”  - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, sf 54.

“Çünkü sen, yalnızca kolay, oyun gibi ve ağırlıktan yoksun olanı seversin, bir kadere müdahale etmekten korkarsın.”  - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, sf 31

“Umarım siz de doktorum gibi bana sigaranın zararlarnıdan bahsetmeyeceksiniz. Cİğerlerimdeki lekeler, içtiğim sigaradan değil, sizin için çektiğim sıkıntılar yüzündendir, bunu bilmenizi istiyorum. İki yüzlülüğünüzden ve sahtekârlığınızdan dolayıdır. Manasız huzursuzluğunuzdan, işe yaramaz çabanızdan dolayıdır.”  - Birini Öldüreceğim, Fırat Cewerî, sf 17

“Bazen bedenimin içinde yalnız olmadığımı düşünüyor, içimde başka birisinin daha olduğu kuşkusuna kapılıyorum. Onunla konuşuyor, eğleniyor, bazen ona kızıyor, bağırıp çağırıyorum. O sırada etrafımda bulunanlar bunu görüyor ama içimi göremiyorlar. Güldüğümü görüyorlar ama kendi kendime güldüğümü sanıyorlar. Tartıştığımı görüyorlar ama kiminle tartıştığımı görmüyorlar. Kiminle kavga ettiğimi hiç bilmiyorlar.”  - Birini Öldüreceğim, Fırat Cewerî, sf 25.

“Bazı insanların mutsuzluğu, diğerlerinin aşkı hissettiği gibi hissettiğini biliyorum artık; mahrem, yoğun ve karşılık beklemeksizin.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 131.

“Nezaketin kökleri derinde olmalı.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 141.

“Ama bu, müziği tarif etmek gibi.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Houisseini, sf 160.

“Matematiksel doğruların hüküm sürdüğü, keyfilikten ve belirsizlikten muaf bir alanın insanı rahatlattığını söyledi. Yanıtlara erişmenin zor olduğunu ama bulunabileceğini bilmek de rahatlatıcıydı.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 203.

“Yaratmak demek başkalaırnın yaşamlarını vahşice yağmalamak, onları bihaber, zoraki katılımcılara dönüştürmek demektir. Onların arzularını, hayallerini çalıyor, kusurlarını, acılarını cebe indiriyorsunuz. Ve bunu bilerek, gayet bilinçli yapıyorsunuz.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 209.

“Ölmek, genç bir şairin meslek yaşamındaki en başarılı hamle olabilir.”  - Ve Daglar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 212.

“Delilik bu yaptığı. Tam bir çıldırmışlık. Her şeye, devasa olasılık oranlarına rağmen, kontrol edemediğin bir dünyanın, kaybetmeyi kaldıramayacağın tek şeyi elinden almayacağına dair, son derece temelsiz ve akıl almaz aptallıkta bir inanç duymak. Dünyanın seni mahvetmeyeceğine inanmak.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 224.

“Adel birdirbir oynar gibi çocukluğunun üstünden atladığını hissediyordu. Yere bir yetişkin olarak inecekti. İndiğinde de artık geri dönüşü olmayacaktı, çünkü yetişkin olmak babasının bir zamanlar bir savaş kahramanı olmak için söylediği şeye benziyordu: Bir kere oldun mu, öyle de ölürsün.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 276.

“Yıllar sonra, bilmediğim bir şeyi anladım. Dünyanın sizin içinizi görmediğini, derinin ve kemiğin maskelediği umutlarınızı, hayallerinizi ve kederlerinizi zerre kadar umursamadığını. Gerçek işte bu kadar basit, bu kadar saçma ve bu kadar gaddardı.”  - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 330.

“Kültür bir evse, dil de ön kapının ve içerideki bütün kapıların anahtarıdır.” - Ve Dağlar Yankılandı, Khaled Housseini, sf 365.

26 Haziran 2014 Perşembe

bazı insanları çok severim ben. kendimi bildim bileli böyledir bu. bi anda, ne olduğunu anlamadan severim. hani içime akıverir sevgi birden. ama ne güzel bir his o! normal sevmeyi bilmem ben. makul sevmeyi. makul sevinmeyi de… hatta makul üzülmeyi de. hisler, her zaman mantıktan daha öncelikli oldu benim için. büyü mü yaptılar nedir bilmiyorum. pamuğa karşı da hep bir şefkat beslerim. bir kilo pamuk mu ağırdır bir kilo demir mi sorusuna düşünmeksizin demir cevabını yapıştırmamız gibi mantık ve hisler arasında kurduğumuz denge. neyse, bambaşka bir şey anlatıyordum. bazı insanları diyordum, nedensiz ve coşkuyla severim. onlarla ilgili en ufak bir şey beni dünyanın en mutlu insanı yapabilir. bi gülümsemeleri, günümü aydınlatabilir. seslerini duymak, içimin bütün ağırlığını söküp götürebilir. onlar gülümsesin diye şebeklik yapabilirim. takla atmayı deneyebilirim. ne bileyim elimden gelecek her şeyi yapabilirim. bugüne kadar böyle yaşadım ben. kırıldığım da oldu, üzüldüğüm de… ama hiçbir şey, o coşkulu sevginin getirdiği coşkun mutlulukları silemez ki gönlümden. o mutlulukların başka kimseyle alakası yok artık. onlar benim. ben yaşadım onları ve anıları bile bi ömür yeter. mantığın bana sağlayacağı dengeyi paralara ayırır da öyle gömerim lan! sarkacım ben sarkaç! sıkıcı bir saat tik-tak’ı gibi yaşayamam… yaşasın nehirler! kahrolsun yapay göletler! Yaşasın eğri büğrü dağ yolları! kahrolsun insan yapımı yükseklikler! ( buraya erdal bakkal’ın delilik manifestosu gelecek.)* Sevgili Deliler, Yepyeni bir akım başlatarak klasik “huni” anlayışını değiştiriyoruz. Hunililer olarak tüm delileri birleşmeye çağırıyoruz. Birbiri ile yarışmaktan öteye gidemeyen aklın hükmüne son vericez. Geçmişini yıkan, beton yığınları arasına sıkışıp kalmış olan aklın hükmüne son vericez. Akıllı olanın her şeyi batırdığı, savaşarak, silah tüccarları ve para babalarını zengin eden aklın hükmüne son vericez. Her kesimden insanın şiddete mağruz kaldığı, kimin gücü kime yeterse mantığı ile hareket eden aklın hükmüne son vericez. Üç kuruş kazanmak uğruna tüm ömrünü heba eden, hayatını yaşayamadan bu dünyadan göçüp giden aklın hükmüne son vericez. Akılla kirletilmiş bu güzel dünyayı yeniden güzelleştirebilmek için sizlere sesleniyorum. Tüm deliler bileşin!

Bir Kurabiyeye Ağıt

Hiç olur mu size de? Gözleriniz dolar mı mesela ağzınızda çiğnerken bir şeyleri? Dişlerinizin işleyişi yavaşlar mı? Ağır ağır akar mı o lezzet dilinizin üzerinden? Birdenbire böyle, tuhaf, çok tuhaf ama saf, katışıksız bir mutluluk dolar mı içinize? Katışıksız mutluluk, yani doğada bulunduğu haliyle hani, çok değişik. Bol miktarda hüzün var aslında içeriğinde. Coşkuyla çok ilgili değil. İnsanı hafifleten, daha doğrusu bedenini hafifleten bir şey değil. Tam aksine, bedeni çivileyip olduğu yere, ruhunu serbest bırakan bir şey. Birkaç çiğnemelik sadece… yılları, yolları, hiç bilmediğimiz bambaşka alemleri dolduran içine insanın… birkaç çiğnemelik zaman. Hani reklam filmlerinde bir ısırık ve bambaşka diyarlar meselesi var ya, doğru ama eksik o reklamlar. Ya da fazla enerjik… İnsan bazen bir ısırıkta, yalnızca o yemeğin tadını duymuyor. Ne kadar güzellik varsa dünya üzerinde, dilinin üzerinden akıyor. O güne dek sahip olduğu/olamadığı ne varsa şükrediyor insan. Sahip olamadıklarına şükretmesi garip geliyor, sonra bu garipliğe de şükrediyor. Sonra, o ana sahip olma ayrıcalığına doluyor gözleri. Böyle böyle birbirini besliyor bir sürü küçük küçük mutluluk…
 Ta ki, “sahip olmak mı?” diye sorana kadar insan. İfadeyi sevmezliğimi geçtim de, bir ana sahip olunabilir mi gerçekten?

"Allah bu acıyı bana unutturmasın"

"Allah bu acıyı bana unutturmasın," diyordu kadın.
Konuyu bilmiyorum. Yanından hızla geçerken bu cümleyi duydum yalnızca.
O andan beri düşünüyorum.
"Allah bu acıyı bana unutturmasın."
"Allah bu acıyı bana unutturmasın."
Ses tonunu hatırlıyorum sonra. Acısını seven, acısına sarılan, yüreğinin yara izini usulca okşayan bir ses değildi. Öfkeliydi daha çok. Ağlamamaya direnirken bir sıkılaşır, ağrımaya başlar ya gözler. Öyle bir sesti. Sesi, ruhu, ayakta kalmak için kendini sıkar gibiydi. Belki şimdi uyduruyorum bunları. Belki alelade bir sesti de ben bunları yakıştırıyorum. Bilmiyorum ki...
Ama hep aynı tonda yankılanıyor ses zihnimde. "Allah bana bu acıyı unutturmasın."
Muhtemelen o acıyı hep hatırlamak ve tedbirli olmak istiyor bundan sonra. O acıyı bir kez daha yaşamamak için.
Bir acıyı bir kez daha yaşamamak için durmadan acımak istiyor. Hep hatırlamak... Bir kez daha yara çıkmasın diye, bir yarayı hep kaşıyarak orada tutmak.
Bu, biraz garip değil mi?
Ben hep unutmak isterim halbuki. Duyguları yani. Yaşamak ve unutmak. Unutup bir kez daha yaşamak. Yeniden yaşarken ilk kez yaşıyormuş gibi olmak. Yine şaşırmak. Şaşırmak. Alışmamak. Her seferinde bir yenilik hissi, aynı döngünün içinde hem de. Daha makul değil mi?

4 Kasım 2013 Pazartesi

Hırsızlık İhbarıdır

Aslında sadece bir yazı sanmıştım. Bu yüzden kendisine mail atarak anlaşmayı, hatta belki unutup geçmeyi düşünüyordum. 
Sonra şeytan mı dürttü ne olduysa diğer yazılarına da bakayım dedim. Toplamda 20 yazısı var beyefendinin. 20 yazının en az 4'te 1'i benim bu blogda yayınladığım yazılar. Araya birkaç kelam eklemiş. Onlar kendisinin mi, bir başkasının mı bilemem. fakat kendi yazmışçasına almış, kullanmış yazılarımın önemli bir kısmını. Demek ben blog yazmaya karar vermesem, arkadaşın köşe yazarlığı kariyeri başlamadan bitecekmiş.
Yazılarda sürekli bir Allah lafzı. Hak'tan bahis... Bu mudur? Bildiklerini, yazdıklarını, düşündüklerini neden uygulamaz bu insanlar? 
Beyefendi peygamber ismi taşıyor. O'nun tırnağı kadar hak bilseymiş keşke. Daha ziyade soyadına uygun bir karakter geliştirmeyi tercih etmiş. "Alyaz" beyefendinin sonu. "Al"mış ve "yazmış". Yazma kısmından da şüpheliyim gerçi. Copy-paste de olabilir.



yalnızca bu iki örnek yeter. Bölgeyle ilgili olmayan diğer yazıları dilerseniz incelersiniz. 
Kendisine hakkımı helal etmediğimi buradan da beyan ederim.
Blogu yarın akşam erişime kapatacağım ve beyefendinin yeni yazılarını takip edeceğim. 
Belki de ben yanılıyorumdur. Aynı şeyleri aynı sözcüklerle düşünüyoruzdur belki. Di mi?

"Belki Bir Gün Dönerim"

İnsan, paylaşmak için yazıyor. içinden geçenleri birileri daha duysun, bilsin diye.
Sakınmak, sözcükleri sahiplenmek değil derdim. Sözcükler de hisler de herkesin. Lakin bir yazı, hammaddeyi yontmak, şekillendirmek gibidir. Ne bileyim, bir ağaç parçasından bir süs eşyası yontmak gibi.
Kesici bir alettir sözcükler ve yüreğinizdir hammaddesi. Sözcüklerle yüreğinizi, yüreğinizle sözcükleri yontar, şekillendirirsiniz. Yani başkaları nasıl yazıyor bilmem ama ben her daim bu şekilde yazıyorum. bazen içim öyle titriyor ki kayıyor sözcükler, kesiyor, kanatıyor içimi.
Sonra kanaya kanaya yazdıklarımı alıp kendi adıyla yayınlıyor birileri.
Sözükler tamam, eyvallah lakin, kanımı bıraksaydınız bari.
Çok yoruldum artık.
Uzunca bir süre buralarda olmayacağım.
Birkaç gün içinde de blogu erişime kapatacağım.
Belki bir gün dönerim...
Esen kalın.

27 Ekim 2013 Pazar

hisar odamın penceresidir

hisar, odamın penceresidir. vakit gecedir muhakkak. herkesin yatması beklenmiştir. kısılmıştır teybin sesi. ya da walkmandedir kaset. bi kulak tetikte hep. gecenin ayazına aldırmadan pencere önlerinde içilen sigaralardır işte hisar. saman kağıda karalanan sözcükler, kitap okumanın muazzam bir his yaşattığı vakitler... ses çıkarmamaya gayret ederek yapılmış kahve. hayaller bir de. ne tuhaf, hayalleri de anı oluyor insanın, hiç gerçekleşmeden. hani erimeden buhar olup uçması gibi maddenin.


26 Ekim 2013 Cumartesi

bi filmin hiç bitmeyen üç saniyesi

son sigara bu. tamam. söz, yatacağım sonra. susacağım. bunun için söz veremiyorum ama. uykumda sayıklayıp sayıklamadığımı bilmiyorum. demek istediğim, çok yoruldum artık.
bi film izlemiştim. bi kadın vardı. sadece vardı. ve var olduğunu yalnızca kendi biliyordu. uzanıp bir şeyi tutamıyordu mesela. kimseyle konuşamıyordu. kimse görmüyordu onu. ve bu filmin yalnızca üç saniyelik bir kısmıydı. zira hikaye, en nihayet birinin onu görmesiyle başlıyordu. ama bin defa daha bahsetsem bu filmden, hep o üç saniyesinden bahsedeceğim, biliyorum. çünkü o üç saniye hiç bitmiyor.
sigaralarınsa bir sonu var. sözüm söz. varlığımı kendimden gizlemeye gidiyorum.

22 Ekim 2013 Salı

İçimdeki Çocuğa Yaşam Dersleri No:4

Alış buna. Vitrinlere bakar gibi yaşayacaksın. Ya da sen, gezici bir vitrinmişsin gibi. Camın ardında, camın içinde... Ya gelip geçişini izleyeceksin insanların ya da bir müddet yürüyeceksin yanlarında lakin dokunamayacaksın hiç yaralarına.
Camını kıracak haylaz çocuklar bazen. Tuhaf ama sevineceksin. Sevin. Yaşa sonuna dek sevinçlerini çocuk. Dibini ekmekle sıyır tabağının, bir zerresi bile ziyan olmasın. Ama bil, sen hep o vitrinde kalacaksın. Camın ötesine uzanmayacak elin. Hep ama hep kendini yenileyecek o cam. Bil. Ama bilmek, çocuk, engel olmasın içeri giren sevinçleri eğilip almana. Sevinç ziyan edilmemeli. Bunu unutma.

20 Ekim 2013 Pazar

Çizili Hayalleri Doldurunuz

Annelerinden, kalan yemekleri değerlendirmeyi öğrenerek büyümüş bir nesildik biz. Belki bu yüzden kırılan hayallerimizi asla atmaz, o kırıkları yapboz olarak değerlendirirdik. Yüreğimizin duvarları, birleştirip çerçevelettiğimiz hayal kırıklıklarımızla doluydu. Hayallerimizi herkes yattıktan sonra ve mutlaka yorganın altında kurardık mesela. Gün ışığı değen hayallerin bozulacağını, dışarı çıkarılırsa mikrop kapacağını sanıyorduk belki. Sadece düğün salonunun pistinde dans eder, yerimize oturduğumuzda annemizden çimdik yememek için yalnızca belirli hareketleri büyük bir ciddiyetle tekrarlardık. Hayallerle dansımız da aynen böyleydi. 
 Hayaller, geleceğin gerçeğine alışma kursları gibiydi ve hepimiz bir örnek hayallerle katılırdık derslere. Tabii arada komşunun oğlunun Almanya’dan getirdiği çikolatalar gibi filmlerden mülhem – ama gerçekleşme ihtimalini kat’a aklımıza getirmediğimiz – hayallerimiz de oluyordu. Hayal sınırlarımızın en ucundaydı ve ne tuhaftır ki o bile bir örnekti. Mahallenin bütün kızları filmlerdeki gibi bir aşk yaşamayı hayal eder, sonunda Rukiye Teyze’nin keşfedip araştırdığı, keşfine güvenini sağlamlaştırdıktan sonra da annelerimize anlatarak reklam faslına geçtiği bir gençle evlenirdi. Küçüklükten başlayan bir sürecin son aşamasıydı Rukiye Teyze. Bütün ortaokul hatıra defterlerinde aynı cümle olurdu çünkü: “Her genç kızın hayali olan beyaz gelinlikler içinde…” 
Ben de büyüklerimin benim için kolay-kurulum reyonlarından alıp bir köşeye sakladıkları hayalleri zamanı geldikçe çıkarıyor, montajını yapıyor ve yüreğimin misafirlere açık odalarının en güzel yerine yerleştiriveriyordum. Aynı yerden alınmış hayallere, kenarına ellerimizle yaptığımız iğne oyalarıyla kendimizi katıyor, böylece onları hemen benimseyebiliyorduk. 
Kursu başarıyla bitirme sertifikası niyetine beyaz gelinliğim içinde evlilik cüzdanını aldığım gün ben de çocuklarım için hayaller biriktirmeye başladım. El işi yaparken hüzünle uzaklara dalma ritüelini gerçekleştirdiğim zamanlarda hep aynı görüntü canlanıyordu zihnimde. Belki de hayatımın akışını değiştirebilecek tek fırsattı ve geldiği gibi birden bire çekip gidişi hayallerimi sergilediğim büfenin en güzel köşesini daimi bir boşluğa mahkûm etmişti. Tabii ben çok sonra fark ettim bunu… 
Hayallerimden de seçimlerimden de hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Pişmanlık çoğu zaman bir kıyaslama içerir. Benim kıyaslayabileceğim başka hayaller tanıma şansım olmadı pek. Moralimin bozuk olduğu günlerde kendimi boyama kitaplarıyla avutulan bir çocuk gibi hissediyordum sadece. Evin duvarlarını, sonunda dayak yemek pahasına da olsa gönlünce boyayanlar vardı, bir de boyama kitaplarının çizdiği sınırları dolduranlar. Benim hayatımın özeti buydu işte. Büyükler için boyama kitabı: çizili hayalleri doldurunuz. Onun da kendine has bir kolaylığı, doyuruculuğu vardı ve ben hep o yönünü görmeye çalıştım. Yine de bazen çocuğuma boyama kitabı yerine bembeyaz resim defterleri almayı aklımdan geçirmiyor değilim.

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...