Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

25 Ocak 2015 Pazar

Beceriksizliği Becerebilmek...

Ancak hikâyelere tutunarak yürüyebilen topal bi kalbim var. Baktığım her şeyde bir hikâye arıyorum. Bi şarkıda mesela. İçinden çıkmıyor bazen, onunla bi hikâye yaşıyorum hemen. Yeter ki sevmek isteyeyim. İlla bi bahane/hikâye bulurum. Vardır ki bulurum. Ancak hikâyelerle avunan, ancak onlarla yatışan telaşlı bi kalbim var. O yüzden bi ucundan tuttuğum her hikâyeyi seviyorum. Sevmediğim kısımları olsa da seviyorum. Sevgide "ya hep ya hiç"çi değilim. Sevebileceğim her parçayı seviyorum. Bi silgi mesela, yıllardır durur masamın çekmecesinde. Üzerinde bir ayak izi. Bi hikâyesi var. Herkes saçma buluyor bunu. Hikâyesi heyecanlandırmıyor benden başkasını. Saklamamam gerektiğini söylüyorlar. Deli olduğumu da düşünüyorlar hem. Gerçi belki de öyleyimdir. Normal mi olaydım? Normalliğin bi hikâyesi yok ki. Bütün hikâyeler, normalin bozulmaya başladığı yerden doğan ırmaklar gibi. 
Uzatmayı özlemişim, bırakın uzatayım. Hikâyeler diyordum. Seviyorum işte. Dizileri de küçümseyenlerden değilim. Hep sevdim izlemeyi. Ne çok hikâye, ne çok duygu biriktirdim onlarla. Hem bence hayatın alıştırma kitabı bile olabilir diziler. İstemek lazım tabii. Neyse, diyordum ki, yeter ki bi ufacık esinti de olsa ulaştırabilsin içime, yeter ki o hikâyeden minicik bir el, parmağının ucuyla da olsa dokunabilsin kalbime. Severim ben. Gülümserim. Tebessümümün bi hikâyesi olur. Ya da gözyaşımın. Ama galiba en çok acemilikleri seviyorum ben hikâyelerde. Öyle ne bileyim beceriksizlikleri, ne yapacağını bilememe anlarını, bir şey yapıp sonra ona şaşıranları. Öyle kahraman kahraman dolananları değil de hayatla baş etmeye çalışanları ve bu çabalarından zorlaya zorlaya acı sağmayanları. Ama hani beceriksizlik derken, anlamışsınız zaten, o iğrenç becerememe mizahı değil kastettiğim. Doğada bulunduğu haliyle seviyorum, hormonlu değil... 
Uzun zaman sonra, onu izleyeceğimi düşününce gülümsediğim bir dizi buldum. Hüzünlenebileceğimi ama bunun bir girdap gibi beni içine çekmeyeceğini bildiğim, güleceğimi ama gülerken hayattan bi şeylere temas edeceğimi düşündüğüm... Dün aşağıdaki sahneyi izlerken, mutlu oldum. "Çok" değil de "güzel" mutlu oldum hani. O itiraf anındaki şaşkınlık, sarılmanın beceriksizliği... Ne bileyim, çok zaman sonra içimden dizi sahnesi paylaşmak geldi işte. Düşünün gerisini.


17 Ocak 2015 Cumartesi

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 8


MAHUR BESTE / Ahmet Hamdi Tanpınar / Dergah

* Fakat bu onun senelerden beri alıştığı bir şeydi. Sevdiği kitaplarını oraya, yorganın içinde bir kenara toplar, sonra onlarla beraber, tıpkı oyuncağı ile beraber yatan ve onu kucaklamak için zaman zaman tatlı uykusundan uyanan bir çocuk gibi, onlarla koyun koyuna yatardı. (sf. 15)
* Onun için eskilik ayrı bir şeydi; o zamanın takdisi idi; insan elinden geçmek ve insan hayatına girmekle eşya tabiatından ayrı bir sıcaklık kazanır, âdeta insanileşirdi. (sf. 19)
* Artık uykusuz kalmayacaktı. Uykusuzluk bir hülya kurabilen insanlar içindi. (sf. 78)
* O, bütün mahcuplar gibi yalnız kendisine bakıyor, her şeyi kendi değerleriyle ölçüyordu. (sf. 81)
* Bu belki onu tüketebilirdi; fakat bu kadar güzel bir şeyin içinde onunla beraber tükenmek mukadderse bundan ne diye kaçmalıydı? (sf. 84)
* İradesinin üstünde “yarın” dediğimiz o sihirli imkân, onun verdiği hayat iştahı, onun içimizde yarattığı mucizevi iklim vardı. (sf. 90-91)
* Onun talihi unutulmak, fark edilmemekti. Sanki masallardaki o sihirli külah cinsinden, görünmemenin sırrına sahipti. Onu herkes fırsat düştükçe günde birkaç defa unuturdu. (sf. 99)
* İnsanlar birbirinin tecrübesinden faydalanacak olsalardı, yeryüzünde insan hayatı çoktan biterdi. (sf. 131)
* Sakalınızın biçimiyle, redingotunuzla, yandan düğmeli üst podsüet ayakkabılarınız, kolalı gömleğiniz, geniş hazır kıravatınızla ne kadar sevimli, bugünden uzak, asıldığı yerde unutulmuş bir takvim gibi sadece geçmiş bir zamandınız. Âdeta yıllarca kurulmamış bir saate benziyordunuz. (sf. 116-117)
* Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. (sf. 118)

AVCI / Kevin Hearne /Artemis

* Bizi boşluğun korkusundan koruyan tek şey zihinlerimizdir. Çoğunlukla bir şeyler düşünürüz -herhangi bir şey- ve bu bile evrenin sonsuz hiçliğine meydan okuma gibidir. Ama bazen zihin de kırılır ve düşünemez hâle gelir. Düşüncelerin yerini başka bir şey alır. Bir yaratık insanın kendine güvenini, amaçlarını ve görev bilincini yavaş yavaş kemirir, sonunda kendinizi bıkkınlığın kuru ve çorak diyarında bulursunuz, bizi güdüleyen ana odaklanamaz hâle gelirsiniz. Dilinizde tebeşir ve kül tadı olur, gözler sadece gri rengi görür, sadece ara sıra paniğin parıltısı etrafınızı aydınlatır.
* Depresyon, anahtarına sahip olduğunuz ama anahtarı kullanmayı düşünmediğiniz bir hapishanedir.
* İnsanları özlemek, düşüncelerle yeniden açmayı sevdiğimiz yaralar gibiydi.
* Dünya, tüm güzelliklerine rağmen, sevdiğiniz biri gidince pek de güzel bir yer değildi. Geriye yalnızlık vaadi ve ‘keşke’ler kalıyordu.
* Fakat korku ve mantık birbiriyle iyi geçinen birer dost değildi.
* Dünyanın kabuğunda sevgisiz sürünmek hoş bir şey değildi. Büyük bir kısmımız sevgisiz bir an bile geçirmemiştik ama sevgisizliğin nasıl bir şey olduğunu tahmin edebilir ve bundan korkardık.

MAHİDEVRAN / Zümrüt Zeybek / Artemis

* Bir güzellik yaratanların kaderinde, kötülerin karşısında insafsızca kaybolup gitmek yok mudur?
* Hayatın çeşitli güçlüklerine karşı insana üç şey armağan edilirmiş: Ümit, uyku ve gülmek.
* Bir şey insanın hoşuna gitmeyegörsün, müptelası olur. Bir şeye müptela olmak da bu hayatın zehiridir.
* Kimi zaman insan düşmanını örnek almalı kendine. Çünkü ancak o zaman hayatta kalır ya da kazanır.
* Belki şu yeryüzünde tek özgürlük rüyalarımızdır.
* Sohbet aşkın nefesidir. Aşk ateşi konuşmakla, anlaşmakla, birbirini dinlemekle harlanır
* İnkâr etmek, şeytanla bilek güreşine tutuşmaya benzer. İnsanı günahı işlemenin kendisinden daha çok yorar.
* Kibir bu hayatta herkese kendi mezarını kazdırır. Hem de öyle derin kazdırır ki o mezardan insanın ruhu bile çıkamaz.
* Çünkü insan bu âlemde en çok kendisine müpteladır.
* Her iyi huy insanın ayağına bağlanan ağırlık gibidir, kötülerin arasında onu aşağı çeker, yükselmesine mani olur.
* Ne kadar çok acı ektik, ne çok acı biçiyoruz şimdi.

SEVGİLİM İSTANBUL / Kerime Aksoy / Artemis

* Nihayete ermemiş her büyük aşk hikâyesi bir diğerini çeker. Kimi aşklar ölümsüzdür.
* Kaderinde büyük bir aşk hikâyesi olan fâni hem mutlu hem mutsuzdur. Mutsuzdur çünkü büyük aşk hikâyeleri ölümlü insanı yakar, yıkar, kül eder, bitirir.
* Bir başka hayatın izleridir rüyalar. Kayıp parçaları kimi gerçeklerin. Çoğu zaman verdiği derin hislerle hayattan daha gerçek.
* Tarih, bir ülkenin kalbidir. Yaşadığın yerin tarihini bütün çıplaklığıyla öğrenmen seni farklı kılar. Daha başka bakarsın olaylara, insanlara, çevrene.
* Sevdiğin her şey yakındır sana. İsterse dünyanın öbür ucunda olsun. Sevgi hepimizi yakınlaştırır.
* Bir kapıyı çalmak gibiymiş aşk. O kapının önünde beklemek. O kapının açılmasını umut etmek. O kapıda kavuşmak.
* Ayrılık arafta kalmak gibiymiş. Aşkın arafı ayrılıkmış sevgilim. Ne cennette ne cehennemde olmak. Ne ölü ne diri olmak.
* Kimi zaman iyilik, bir kötülükten daha büyük bir felakettir.
* Bir insanın hatıralarıdır şehrin dili. Ve ona kalırsa şehrin dili şiirdi.
* Felaket zamanlarında, savaşlarda yaşananlar, her şey yolunda ve iyiyken biriktirilen gizli düşlerin ürünü olmalıydı.
* Sessizlik ruhumuz için bir mabed inşa eder. Sessizlik çoğu zaman bizi koruyan bir güce dönüşebilir.

MUSİBET ŞAFAĞI / Steven Hockensmith / Artemis

* Zaten beklemek, korkunun iyice kök salmasından başka ne işe yarardı? (sf. 101)
* Adını bile söyleyemediğimiz bir problemi nasıl adam gibi çözebiliriz? (sf. 124)
* Ona göre gerçekler, güzel bir muhabbetin antiteziydi. (sf. 177)
* Tecrübelerim doğrultusunda söyleyebilirim ki genişlik ve cehaletin korunmaya ihtiyacı yoktur. Onlar kendilerini çok iyi korurlar zaten. (sf. 218)
* Bir sorunu çözmenin tek yolu onu anlamaktır. (sf. 249)
* Kurnazca düşünüp şüphe ederek huzurunu kaçırmaktansa, herkese inanmak çok daha basit, çok daha nazik bir davranış gibi geliyordu ona. (sf. 262)
* Bilirsiniz, müzik vahşi bir kalbi bile yumuşatabilecek bir büyüye sahiptir. (sf. 296)
* Burada gördüğümüz şey mutlu bir son değil. Sadece umutlu bir başlangıç. (sf. 361)

GİTANJALİ / Tagore

* Şimdi seninle karşılıklı sükûn içinde oturup, bu sessiz ve coşkun huzurda hayata bağlılık türküsü söylemenin zamanıdır. (sf. 11)
* Ey kendini kendi omuzlarında taşımaya çabalayan çılgın. Ey kendi kapısında dilenmeye gelen dilenci. Bütün dertlerini o her şeye tahammülü olana bırak ve asla pişmanlıkla gözün arkada kalmasın. (sf. 15)
* Yolu bitmeden (...) gücü kuvveti tükenen yolcuyu utanç ve yokluktan kurtar ve müşfik gecenin örtüsü altında hayatına bir çiçek gibi yeniden can ver. (sf. 30)
* Borçlarım pek ok, başarısızlıklarım büyük, utancım gizli ve ağırdır; yine de kendi iyiliğimi istemeye geldiğimde, duam kabul olunmaz korkusuyla titrerim. (sf. 34)
* Bu dünyada beni sevenler, beni kendilerine benzetmek için ellerinden geleni yaparlar. Ama onlarınkinden çok büyük olan senin sevginle iş başka türlüdür ve sen beni hür bırakırsın. Onları unuturum diye, beni bırakmaya asla cesaret edemezler. Ama gün ardından gün geçiyor. Sen hâlâ görünmemektesin. Dualarımda seni anmasam da, seni gönlümde tutmasam da yine, sevgin, sevgimi beklemektedir. (sf. 38)
* Sana her şeyimsin diyebilecek kadar bırak bir zerre bende ben kalsın. Seni her yanda görecek, her şeyde sana gelecek ve her an sana aşkımı sunacak kadar bırak irademden bir nebze kalsın. (sf. 40)
* Sevin. Ve üzüntülerime katlanmayı kolaylaştıracak kuvveti ver bana. (sf. 42)
* Gönül sertleşip kuraklıktan çatlak çatlak olunca, bir merhamet yağmuru ile gel bana. Gürültülü işler, sesleriyle her yandan sarıp, beni ötelerden uzaklaştırınca, ey sükûn hükümdarı, sükûn ve istirahatinle gel bana. (sf. 45)
* Annenin gözü yaşlı bakışı gibi, merhamet bulutun yeryüzüne eğilsin. (sf. 46)
* Ve biliyorum ki gözlerimin göreceği o saadetli an birden gelecek. (sf. 51)
* Kederden kedere kalbimi ezen onun adımlarıdır ve neş’emi parlatan ayaklarının altın temasıdır. (sf. 52)
* Bütün ışıkların, bütün şekillerin ilki olarak gözlerime yalnız o gözüksün. Uyanan ruhuma neş’enin ilk yeşerişi onun bakışından gelsin. (sf. 54)
* Uyuyan bebeğin dudaklarında uçuşan tebessüm – onun nereden doğduğunu bilen var mı? Evet, rivayete göre, hilalin il solgun ışıltılarından biri, kaybolmakta olan sonbaharın bulutlarından birinin ucuna değilmiş ve işte orada, ilk defa, şebnemle yıkanan bir sabah rüyasında tebessüm doğmuş – uyuyan bebeğin dudaklarında uçuşan tebessüm. (sf. 71)
* Seni güldürmek için yüzünü öptüğümde, yavrum, sabah ışığında gökten akan zevk nedir, vücuduma yaz melteminin getirdiği neşe nedir hakikaten bilmekteyim – yüzünü güldürmek için seni öpünce yavrum. (sf. 72)
* Ah, çokluğun oyununda bir olanın temasının bahtiyarlığını asla kaybetmeyeyim. (sf. 73)
* Her şey daimi bir ileri atılış içindedir. Durmazlar, geriye dönüp bakmazlar, hiçbir kuvvet onları alıkoyamaz, daimi bir ileri atılış içindedirler. (sf. 80)
* Sadece, gecenin en derin sükûtunda yıldızlar, mütebessim, kendi aralarında fısıldaşırlar: “Bu arayış boşuna. Eksiksiz mükemmellik her şeydedir.” (sf. 88)
* Şu benim ömrümde, eğer sana kavuşmak kaderimde yoksa, yüzünün hasreti içimden esik olmasın. Bir an dahi unutmayayım, rüyalarımda, uyanık saatlerimde bu ıstırabın acıları içimden eksik olmasın. (sf. 89)


11 Ocak 2015 Pazar

Anlamsızlık, ne kadar da anlamlı bazen.

Bu evin banyosuna her girdiğimde içim buruluyor. Burnum sızlıyor. Pencere yerine konan o panjurumsu şeye takılıyor gözüm. O günü hatırlıyorum.
2013 Kasım'ında bir akşam babam gelmişti. İstanbul'da işi varmış, uzamış. Gece bende kalıp sabah dönecekti. Midesi ağrıyordu. Görüştüğü arkadaşının eşi ille de ye demiş, o gelecek diye de bizim oraların en ağır yemeklerinden yapmış. Ona yordu. Ondan değilmiş. Kısa bir süre sonra öğrendik.
Bir ara banyonun önünden geçti o akşam. O panjurumsu şey açıktı. Birkaç kez kapamayı denemiştim ama boyum yetmiyordu. Hani fena soğuk geliyordu oradan da. "Kızım kapasana bunu, donarsın valla bütün kış," dedi babam. "Ya denedim de kapatamadım babacım, boyum yetmedi," dedim. Gülümsedi. Gülümsemek zaten onun kimliği gibiydi. Hani böyle başını yavaş yavaş yana sallayışları vardır ya usul usul, güzel güzel seven adamların, böyle "seni gidi seniii!" ya da "cimcime" der gibi... Öyle başını salladı. Sonra kapadı o panjuru.
İşte o gün, bu evde içinde babamın da olduğu güzel gelecek hayalleri kurduğum son gündü.
Bu evin banyosuna her girdiğimde içim buruluyor şimdi. Burnum sızlıyor. O gün geliyor aklıma. Özlemek çok bir şey değilmiş, onu düşünüyorum. Asıl kurduğun hayallerin bir umuda hiç dönüşemeyecek olduğunu bilmek can acıtıcı.
Bazen biri bir şey söylüyor mesela. O kadar anlamsız geliyor ki. "Şuna bak," diyorum. Yargılayarak, küçümseyerek filan değil hani, biraz özlemle belki. "Şuna bak, ne anlamsız şey..." Üzülüyorum ya da bir şeye. Bir şeye kızıyorum. Bunalıyorum bazen de. Sonra bakıyorum, bir an öyle anlamsız, öyle anlamsız geliyor ki hepsi... Duygular değil de o duygulara o sebeplerin neden olması. Sonra düşünüyorum, o anlamsızlıklar olmasa, insan bir daha anlama tutunamazdı belki. O anlamsızlıklara takmasa, üzülmese, kızmasa, bunalmasa onlarla, bir anlamsızlığın içinde savrulur giderdi.
Anlamsızlık, ne kadar da anlamlı bazen.

31 Aralık 2014 Çarşamba

Ufacık bi dilek hakkım varsa...

2014 özel bir yıl benim için. İçimde hiçbir zaman bitmeyecek bir yıl... En çok bu yıl üzüldüm ben, en çok bu yıl sevindim miniminnacık şeylere. Sevdiklerinin sesinin biraz, biraz, birazcık daha iyi gelmesinin ne büyük nimet olduğunu bu yıl daha iyi anladım. Mutluluklara en çok bu yıl hüzünlendim. Hani çok yakında yalnızca anılarda var olacağını bildiğin mutluluklara... Evvelki üzüntülerin anlamsızlığını en derinden bu yıl idrak ettim. En çok bu yıl büyüdüm. Büyümesem iyiydi tabii. Ama ne yapalım, insan illaki büyüyor hayatının bir noktasında. Ben şanslılardandım.

Günlerdir nasıl da heyecanlı herkes. Nasıl da sabırsız. Hani gitsin de yarım kalan umutlarıma döneyim diye gözünün içine bakılan bir misafir gibi bir zamandır 2014. Üzülüyorum onu öyle gördükçe. Ben kalsın istiyorum oysa. Biraz daha kalsın. Biraz daha bulaştırsın üzerime kokusunu. Ne bileyim, yol yorgunu tebessümünde sevdiklerimin kokusunu taşıyan bi misafir o benim için. Onların soluğunu, onların anılarını ceplerine doldurmuş da kalkmaya hazırlanan... Gitmese oysa, sımsıkı sarılsak bi kez daha. Hani sımsıkı ama... Bana sorsalar onunla kalmayı tercih ederdim. Evet, en çok bu yıl acı çektim ben. Ama istemiyorum işte gitmesini. Bi parçam var çünkü onda. Zaman bu, sormuyor işte. Geçip gidiyor.

 Siz ne dilediniz bilmiyorum. Ne bekliyorsunuz yeni yıldan, ne umutlar yüklediniz onun incecik omuzlarına... Kararlar aldınız, hedefler koydunuz belki. Ben ömrümce hiç yapmadım bunları. Saatin saniye kolunun bir tıklık ilerleyişi her saniye için eşit değerde işte. Hiçbir şey için öyle bekleyemem ki ben, şu tarihte şöyle olacak diye. Zamanını beklerim bir şeylerin, eyvallah. Ama güzelliğin olgunlaşma süresi o. Ham olmasın tadı diye.. Öyle dilek, hediye filan da beklemem pek yeni yıllardan. Buyursun gelsin çat kapı, çay demler içeriz. Fakat ufacık bi dilek hakkım varsa, bu yıl biraz daha çok tebessüm edin isterim. Miniminnacık tebessümler sığmasın da yüreğinize yüzünüzde ağırlayın bi kısmını.... Biliyorsunuz, babam bi tebessüm benim. Siz ne kadar gülümserseniz, ben o kadar çok göreceğim onu.

26 Aralık 2014 Cuma

çayı seven çocuklar

Biz çayı seven çocuklarız be İsmail Abi. Biliriz dem nedir. Beklemek nedir, sabretmek nedir, biliriz. Ama galiba bekleye beklete çayı acıttık abim. Kararını bilemedik beklemenin.
Giden dönmüyo işte. Gelmeyen, hiç gelmiyo. O acı geçmiyo... Hiç geçmiyo. Yer ediyo içinde. Katılaşıyo, kemikleşiyo. Bi parçan oluyo. Öyle bi parçan oluyo ki abi, o acı olmadan yaşayamazsın gibi geliyo. Biri üfleyecek olsa sızına, saklıyosun. Yüreğinin en kuytu köşesini aydınlatan yegane mum sönecekmiş gibi saklıyosun gözlerini.
Biz, bi ihtimal uğruna, gerekirse bi ömür beklemeye hazır çocuklarız abi. Bir an verseler bize, biz bi ömür yaşarız onu. Ufacık bi ihtimali, miniminnacık bir anı bir ömre yaymaya kalkınca, piksel piksel oluyor içimiz haliyle. Fark etmiyo uzaktan bakanlar. Ama biz görüyoruz be abi. Acısıyla bütün olanlar çok kolay seçiliyor aslında. Dokunmak istiyoruz onların yaralarına. Olmuyo abi... Dokunamıyoruz. Bi salgın gibi bu. Yaralar dokunamamakla bulaşıyo.
Ben yüzme de bilmem ki sen gibi... Yine mi içimin sığ denizine atlayıp omurilik felci edeceğim yüreğimi?
Bi çay dökseler, içsek... Sulandırsak denizimizi.

22 Aralık 2014 Pazartesi

"Güleç yüzüm, mahcup kalbim kıpkırmızı yürüdüm..."

"Güleç yüzüm, mahcup kalbim... kıpkırmızı yürüdüm." diyor Feridun abi. İşimiz bu bizim. Masallardan ışık alır, yürürüz biz. Hiç gitmez sandıklarımız gider, biz yürürüz. Koşu bandında mıyız neyiz? Biz gitmiyoruz sanki. Sadece yürüyoruz. Düşme diyorlar bize. Aman ha düşme. Kalk. Yürü. Ne olursa olsun yürü... Yürüyoruz biz de. Halbuki izin verseler, düşsek. Varsın bir tekme de onlar vursunlar. Düşsek biraz. Yerdeyken daha net görüyor insan bazı şeyleri. Ayaktayken hiç görmediği şeyleri görüyor insan yerde. Onları tanısak, kalkıp tekrar yürüsek sonra. Nasılsa gitmiyoruz bir yere. Acelemiz ne? Kalkmayı da öğrenmeyelim mi? Üzülelim biraz da. Çünkü üzülmeyi bir eksiklik gibi görüyor insanlar. Üzülmeyi bir zayıflık gibi... O yüzden ne vakit üzülmeleri gerekse, öfkeye tahvil ediyorlar üzüntülerini. Ne varsa onları üzen, öfkeyle bakıyorlar ona. Kendileri de inanıyorlar sonra öfkelerine. İnsanlar üzülememekten çürüyor. Üzülememekten... yolunca yordamınca...Düşmekten değil onca yaramız yoksa.

http://www.youtube.com/watch?v=X9kHrWTOw58

21 Aralık 2014 Pazar

bir yapboz değil mi bu?

Klasiktir işte. Ne zaman bu eve gelsem ben, illaki bi tur gözlerimi gezdiririm kitaplarda. Her birinde bir başka insan gülümsüyor sanki. Ne bileyim,Emre Ayhan'dan ayrı düşünemiyorum nedense Dicle'nin Yakarışı'nı. Eh, Yaşar Kemal'in Karıncanın Su İçtiği'ne bakınca da o çaylı sohbetli kitap okuma seanslarımızda o şapşik kuzenimin kekeleye kekeleye spoiler vermeyi başarması ve toparlamak isterken daha da batırmasını hatırlayıp "Salak yaa..." diyorum illa.
("Ooo ikinci kitapta ada doluyo."
"Emreeee!"
"Ama valla sonra boşalıyo!")
Sonra Sevmek Ölmekle Başlar'ı görüyorum misal, adını beğendiğim için kitabı bana hediye etme nezaketi gösteren Sevil Hoca'yı hatırlıyorum.
Bostan'a bakıyorum sonra, Hüseyin Hoca'mın izini kaybettiğime üzülüyorum.
Konu ne ara buraya geldi ki? Başka bir şeyden bahsedecektim ben... Kitaplara bakıyorum işte (duygusallaşmadan geçelim burayı). Ardından ben ilkokula giderken babamın kendi çalışmaları için yaptırdığı velakin benim her fırsatta tepesine çökerek el koyduğum (ve şu anda da tepesinde bulunduğum) çalışma masasının çekmecelerini açıyorum mutlaka. Hâlâ duruyor lise yıllarından kalma bölük pörçük notlarım. (Orta okula girmeyelim, oradan kalan Sıcak Saatler filan hep...) Tebeşirler, ayraçlar, müzik derslerini kabusa çeviren o flütler (Halbuki flüt Süper Baba çalmaya yarar bence sadece) ilkokuldan kalma birkaç misket bile var. (Futbolcu kartlarımla tasolarımı ne yaptım acaba?) Bi zarf içinde bir sürü çocukça şiir... Bir de küçük ödev defter buldum az önce. (Hayatım boyunca ödev defterlerine hiç ödev yazmadım. Kokulu kağıt koleksiyonu işine de istemeye istemeye girmiştim zaten.) Her neyse, (bu çağrışım işini parantezlere hapsetmek iyi oldu bak, ucunu kaçırıyordum sonra. Tamamlanmış bütün öykülerim başka şeyler yazmak üzere masaya oturulduğunda yazılmış şeyler.) aldım defteri, 12-13 sene evvelinin şiirleri. (a harflerini bilgisayar/daktilo/matbaa tarzı yazmak için kendimi zorladığım günler... Neden? Çok sevdiğim bi örtmenim öyle yazıyordu çünkü. Ortak bi yanımız olsun istemiştim... Sonraları babam normal a yapıyor diye, biraz da kolayıma geldiğinden, ona döndüydüm ben de. Of, çağrıştı...)
İşte bi şiir gördüm o defterde... Gülümsedim. Bir kez daha idrak ettim, ruhumun doğum lekesi hüzün. O şiiri yazacaktım size. Uzattım. Affola.

 *
YAPBOZ

parçalara ayırarak sevmedim ki
hiçbir şeyi...
denizi
bütün balıklarıyla sevdim mesela
tek başına yıldızlar değildi sevdiğim
gökyüzünde sevdim hepsini,
elime almak değildi isteğim.
bağırışlarıyla sevdim annemi
kahkahasıyla olduğu kadar
yapmadıkları da vardı babamı sevişimde
en az yaptıkları kadar

ve kanatan yanlarıyla
hileli aynalarıyla
uzun yokuşlarıyla
canı yakışlarıyla sevdim
gizliden, yürekten gülümseyen hayatı
içindeki her şeye dağıtmış tebessümünü
göremezdim ki parçalara ayırsam.
bir yapboz değil mi bu?
bozanlara inat,
yapanlara gülümseyecek
elbette hayat.

11 Aralık 2014 Perşembe

büyürken, tebessümümü de büyüteceğim, bi söz bu.


eksilirim ben. sık sık eksilirim. herkes gibi. herkes kadar. sonra bir şeyler olur, hayat sürer, bi şekilde tamamlarım kendimi yine. biri tebessüm eder mesela. biri hiç karşılıksız bi tatlılık yapar birine. ne bileyim, akşam güneşi usulca okşar gözlerimi. yeniden yeşeririm. tamamlarım kendimi. illaki tamamlarım. bi gülücüklü anı gelir hatrıma. bi şarkı kaşır içimi. ansızın kapı çalar ya da. bi hikâyeden bi el dokunur yüreğime. ne bileyim, bi şeyler olur işte. mutlaka olur. ben o eksikliği onlarla süsler, koyarım kalbimin dekorunda bi yere. güzelleştirir bir şekilde içimi.
ama ilk kez bu kadar eksiğim şimdi ve bu kocaman eksikliği küçücük kalbimde nereye sığdıracağımı bilemiyorum. kollarımda koskoca bi paket, öylece dikiliyorum kalbimin kapısında. dışarıda bırakamam, bozulmamalı eksikliği bile. bölemem parçalara. kocamansa kocaman, böyle sığmalı içime. acıtarak gerekirse. çizerek kalbimin duvarlarını. ne var korkacak acıdan? yaşaması, daha kolay korkusuyla baş etmekten acının.
ilk kez bu kadar eksiğim şimdi. koskoca otuz yıl kaldı geride. ilk kez bu kadar eksildim ben. ilk kez bu kadar eksikken büyüyorum. ilk kez bu kadar eksikken dinliyorum yüzümde bir tebessümle bunca güzel dileği. kendimi bildiğim an duyduğum ilk his özlemse, ikincisi şefkatli bi tebessümün tesellisiydi çünkü. o an sevdim tebessüm denen şeyi. o büyüleyici, şifacı etkiyi. nedense bundan hiç bahsetmemiştim daha önce. o tebessüm hep orada gibiydi çünkü. hep duracak gibi... duracak da gerçi. yüreğimin en güzel yerine astığım bi tablo gibi. izi çıkacak orada... baktıkça, belki hüzünle ama, gülümseyeceğim ben de... büyürken, tebessümümü de büyüteceğim, bi söz bu. bulaşıcıdır tebessüm. biliyorsunuz, değil mi? "baban neydi, neciydi?" diye sorsanız bana, "tebessümdü" derim galiba. insanın içini yumuşatan bi tebessüm. yetmez mi?

7 Ekim 2014 Salı

"Her Kalp Sahibi İçin Sever"

AŞK VE ÖLÜM

1

Ölüm ki çöker her varlığın üstüne
Aşk istisna.

Aşk özge hayatlar sunar, sonsuz.
Bir o var başkaldıran
Ölüme.

2

Tek tek avlar kalpleri ölüm
Değil mi ki bir adacıktır çoğu insan
Yalnızlıkla çevrili

Onun için
Görmemiştir atalar
Kaç bin yıldır
Asıldığını bir koyunun
Başka bir koyunun ayağından.

Onun için
Ölünür belki birileri uğruna
Ama ölünmez birinin yerine

Her ölü, kendisidir.

3

Ve aşk, tek tek kurtarır kalpleri
Tek tek genişletir.
Artık birer damladır her insan
İçinde ummanı barındıran

Onun için
Bulunabilir her iş için bir vekil
Kotarabilir birçok kişi
Bir işi başkası adına.
Aşk istisna.

Her kalp sahibi için sever.

4

Saltanat kavgasında iki kardeştir
Aşk ve ölüm

Bu kavgada ölen, ölümdür her zaman
Aşk, sultan...

A. Vahap Akbaş

***

Dua etsenize ona...

3 Ekim 2014 Cuma

Güzelliğin Gerçek Olmaya İhtiyacı Yoktur


Sıcak Saatlerden Remzi Baba gelsin. Martılarını da getirsin gelirken. Biz hep onun sayesinde sevdik martıları. En umutsuz ânımızda bugün, başımızı kaldırıp göğe bir martı gördüğümüzde gülümsüyorsak ve ferahlıyorsa içimiz, hani biraz olsun gevşiyorsa kalbimizi sıkıştıran mengene, hep onun sayesinde. Her martıda onun huzur dolu, olgun tebessümünü görüyoruz hâlâ.
Cehennem Cevdetsiz olmaz ama. Arabasının bagajından bağlamasını kapıp gelsin. Soğuk bir kış günü, sıcacık bir çay demleyelim. Sonra Remzi Babayla Cahide Sultanın Kanlıcadaki evinde oturup bir türkü söyleyelim içli içli. Uzaklara dalsın gözlerimiz gerekirse. Bu da gelir, bu da geçer... Ağlama...
Bizim Evin Hallerini Peyami iyi bilir. Onu da çağırın. Güzel susar o. Bir de şiir okur ki, susmak gibidir sesi. Az konuşur. Bekler, dinler, gözler... Sonra, o da gerekirse girer söze. Boşa harcamaz hiçbir sözcüğü. Gözleriyle güler güldü mü. Susar susmasına ya, bilirsin, oradadır hep. Yorulunca sırtını yaslayacağın bir ağaç gibi.
İsmet de gelsin takılıp eniştesinin peşine. Güzel hüzünlenir o. Gözleri saydamlaşır, yıkar paklar gönlünü böyle böyle. Ondandır içinin temizliği. Susabilirsin onunla. Yalnız hüzünlü bir şarkıya eşlik eder mırıltılarıyla belki. Sesinde hüznün titreşimleri...
Yeditepe İstanbulun sokağına uğramadan gelmeyin. Kolundan tutup getirin Aliyi. Kardeşini pencereden gördüğündeki gülümseyişi olsun yüzünde. Ne de yakışır o tebessüm gönlümüzün penceresine. Kaybettiğimiz ne varsa geçmişte, Alinin bakışında tekrar buluruz onu. Yanına çöker gibi otururuz sonra. Havva Ananın ilacından çekermiş gibi canımız, ağrır böbreklerimiz. Karşı divandan güler o bize. Sonra biz de hep beraber güleriz ağlanacak halimize.
Ömeri de unutmayın ha! İçiyle dışını beraber getirsin. Eksik kalır yoksa Duruya duyduğu aşk. Pejo motorlu bir vosvos çok da güzel durmaz mı kapımızın önünde? Hem seviyorum diye haklı olmam da gerekmez, diyen bir adam o nihayetinde, illaki yer bulur kendine gönül meclislerinde. Belki çoktan Mardine gitmiştir şimdi. Öğretmenlik yapmayı hayal ettiği o küçük ilkokuldadır. Ayrılmak istemezse öğrencilerinden, canı sağ olsun. Biz onu iskambil destesinde bulmadık ki şansımıza küselim.
Cemalle Ebruyu da alalım. Kuruçeşme sahilindedir şimdi onlar. Ânın içinde anı yaratmaya çalışıyorlardır yine. Hayatın türküsünü mırıldanıyorlardır tebessümleriyle. Anıları da güzel kendileri kadar. Masalcımın gidişinden hemen sonraydı onların anı üretimine tanıklığım. Masallara yeniden inandım. Hem Ebru gözlerinde saydam bir bulutla gülümsediğinde hüznü yatışıyor insanın. Usulca bir ıslık çalar gibi gülümsüyor. Sevcanı bir o zaman kıskanmıştım galiba. Ebru gülümsemişti, incecik bir ışık deler gibi olmuştu Sevcanın içindeki bulutları. Sevcan derdini toparlayıp Ebrunun omzuna koyuvermişti başını. Ben, birinin omzuna başımı koyduğumda onu rahatsız ettiğim hissinden kurtulamadım hiç. O yüzden Ebru da gelsin. Ne de olsa hayalimizde yaratıyoruz biz anıları, ânın içinde değil. Gerçeklerden biraz uzaklaşabiliriz.
Sonra belki zamanda bir yolculuk yapar, Seyfettin Enişteyi alırız yanımıza. Hani kendi eniştelerim yüzünden halihazırda çok sevdiğim bir kelime olmasa, onu tanıyınca alırdım çok sevdiğim sözcükler listesine enişteyi. Öyle bir adam kendisi. Sanki şefkatin kanlı canlı, somut örneği. Gözlerinden usulcacık uzanan eller okşar derdimizin saçlarını. Hem sözleri öyle güzel ki, usulca üfler sızımıza, farkında olmadan sevmeye başlarız o sızıyı.

İsmail Abi mi? Hani gözlerinden eller uzanan o diğer adam. O ellerle sımsıkı saran bizi, sessizce... Hepimiz toparlanınca, biz kalkıp gideceğiz ona. Ne olsa hepimiz beklemeyi bilen insanlarız. İsmail Abinin peşine takılan, ne yapsa gitmeyen, iş beklemeye gelince teker teker kaçan o zibidi kalabalık gibi değiliz ki. Gidip diyeceğiz ki ona, O acı geçmiyor İsmail Abi. Ama bak, güzellikler de kalıyor bizimle. Onca zaman sonra. Farklı zaman dilimlerinde doğmuş hem de. Gerçek bile değillerken üstelik. Güzellikler de geçmiyor abi. Birikiyor yüreğimizde.

15 Eylül 2014 Pazartesi

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 7

Deliduman / Emrah Serbes

  • ·      Her insanı seven birileri bulunur çünkü, budur dünyada kalan son adalet kırıntısı. (sf. 23)
  • ·      Aramızda çatışma yok, uçurum var. Nice zamandır böyle bu, iki yamaç gibiyiz, öfkeyle, acıyla ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir vadi uzanıyor aramızda. (sf.41)
  • ·      Genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. Ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur. (sf.76)
  • ·      Çocuksu ve tedirgindi sesi. En yüksek perdeden söylediğinde bile kırılgandı biraz. Yeri geldi mi duygusallaşmaktan çekinmeyen, yeri geldi mi de size en buruk haliyle bile tebessüm eden bir sesti. Delice yağan yağmurlardan sonra, kaldırım kenarındaki su birikintilerini, parklardaki ıslak bankları, yolların ortasında silkinen sokak köpeklerini, apartman boşluklarının rutubetli karanlığını, içlerinde otların filizlendiği ıssız telefon kulübelerini hatırlatan, bu yüzden de durup dururken biraz kalbinizi kıran bir sesti. Ama kalbinizi kırdıkça da başınızı okşayan, teselli eden bir şey vardı o seste. (sf.83)
  • ·      Özgürlüğü hep insanın canının istediğini yapması zannediyoruz, oysa özgürlük her şeyden evvel bir histir. Eylemden önce o his gelir. İnsana bir şey yaptıran yahut yaptırmayan şey o histir. (sf.117)
  • ·      Aklınıza çok daha önce gelmesi gereken bir fikir yeni geldiğinde, kendinizi salak gibi hissetmeniz gerekirken dâhi gibi hissedersiniz. (sf.112)
  • ·      Cahildim o zaman, iPhoneum yoktu. (sf.212)
  • ·      Ölmeden önce söylenen son sözlere gösterilen bu ilgiyi de anlamıyorum zaten. Çevremiz yaşayan ölülerle dolu, paketlenmiş, etiketlenmiş, bir kenara atılıp unutulmuş, hatırlandığı zaman da lanetle hatırlanmaya mahkûm edilmiş insanlar. Onların sosyal ölülere dönüşmeden evvel sarf ettikleri son sözlere ilgi gösterilse, o zaman bir anlamı olurdu belki bu merakın. (sf.219)



Aramızdaki Şey / Tomris Uyar

  • ·      Sevilmemeyi rahatça kaldırabiliyorsun da sevilmek zor geliyor sana. (sf.15)
  • ·      İnsan önce renklerden başlamalı değişmeye. Yoksa kırmızıyı sevdiğimi kim söyledi? (sf.24)


Marilyn Monroe Notlar

  • ·      Hayatın yaklaştığını hissediyorum, tek istediğim ölmekken.
  • ·      Bazen çocukların kayda değer bir algısı ve sezgisi oluyor ve büyürken onunla bağı kopuyor.
  • ·      Bir de hücrelerinde çığlık atan kadınlar vardı. Sanırım hayat katlanılmaz hale geldiğinde bağırıyorlardı. Böyle zamanlarda uygun bir psikiyatristin onlarla konuşması gerektiğini hissettim. Belki ıstıraplarını ve çaresizliklerini geçici olarak yatıştırabilirdi. Hatta bence onlar da (doktorlar) bir şeyler öğrenirdi. Ama onların tek ilgilendikleri kitaplardan öğrendikleri. Şaşırdım, çünkü onları zaten biliyorlar! Belki acı çeken bir insandan daha fazlasını öğrenebilirler.
  • ·      Herkesin kendisini ileri götürecek ve yıkımları atlatmasına yarayacak kadar kibre ihtiyacı var.


Dünya Ağrısı / Ayfer Tunç (*)

  • ·      Hikâyeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar. (sf.12)
  • ·      Güzel şeyleri hatırlamanın ertesi günü mahveden, yıkıcı bir tarafı var. (sf. 12)
  • ·      İnsanın yaşlandıkça kısalmasının nedeni bu, kemiklerin kısalmasıyla ilgisi yok, yer çekimi denen şey dünyanın yorgunluğu aslında, bizi yere çeken şey dinmeyen bu yorgunluk. (sf.111)
  • ·      Seyretmek suça ortak olmaktır ama işlemekten daha kolay bağışlanır. Yaşattıklarını hiç yaşatmamışçasına unutarak kurtulabileceğini sanır bir çocuk. Ama unutmak diye bir şey yok, unuttuğunu sanmak var, çocukluk mazeret olamıyor. (sf. 122)
  • ·      Topluca işlediğimiz günahlar bedeli ödenmedikçe ikramiyesi gelecek haftaya devreden piyangoya benziyor. Bir gün hepimize büyük ikramiye çıkacak, o zaman topluca günahlarımızın altında kalacağız. (sf. 124)
  • ·      Aşk, babasının belki de tek gelişkin yönüydü.
  • ·      İnsana değmeden yaşanmıyor, insanoğlu insansız bir hayat bulamadı. (sf. 144)
  • ·      Gözler ruhun dünyaya girip çıktığı yer. (sf. 158)
  • ·      Çöküş bir süreç, çektikçe uzuyor ama bir türlü tamamen çökülmüyor, çökülmedikçe de ıstırap bitmiyor. (sf. 167)
  • ·      Birine acımanın o kibirli hazzı...
  • ·      Hem aşk en iyi ihtimalle hastalıktır, çoğu zaman iyileşirsin, iyileşmezsen de ölürsün. (sf. 177)
  • ·      Aşkı aramak altın aramaya benziyor Şükran, çok yorucu. Toprağı kazacaksın, kayaları kıracaksın, toz edeceksin, eleyeceksin, bakacaksın var mı yok mu, varsa bulacaksın, eriteceksin, parlak parçacıkları birleştireceksin, aşk yapacaksın, zor. (sf. 185)
  • ·      Sevginin taşlaştığı yerde öfke kolay köpürüyor, sıcak suyu görünce ânında kendini bırakan sabun gibi. (sf. 191)
  • ·      Hayatta kalmak istiyorsan unutacaksın, başına gelenleri sineye çekeceksin, başka yolu yok. Yoksulların sinesi de çok geniş oluyor, her şey sığıyor buraya, zulüm, hakaret, haksızlık istediğin kadar. (sf. 196)
  • ·      Bu şehirde herkesi tanıyor ama hep uzaktan.
  • ·      Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba... dinmeyen bir ağrı. (sf. 242)
  • ·      Yücelttiği şeylerin çöplüğü olan bir hayatı var.
  • ·      Herkes vahşetin hazzından çıldırmıştı. Mürşit bu hazla birlikte zafer gibi bir şey de hissediyordu. Cumhurdan kopmuştu, artık onun varlığına ihtiyacı yoktu, kalabalığın ortak cinnetine katılmıştı. Devasa bir şeytanın sayısız elinden kolundan biri olmuştu. Seyirci olmanın içindeki canavarı doyurmaya yetmediği bir ânın içindeydi. Akıntıya karıştı, kalabalığın arasında su gibi aktı, birden kendini yerde kan içinde yatan, hâlâ tekmelenen hamalın başucunda buldu. Elleri öyle terlemişti ki tuttuğu taş ıslanmıştı. Cumhurla göz göze geldi. Cumhur güldü, gülüşü Mürşitin içine işledi. Ayak uçlarından elektrik gibi giren ve bedeninin tamamını saran bir öldürmek arzusuyla elini kaldırdı. (sf. 309)
  • ·      Günahı işlemiş olmak belki bağışlanabilir ama insanın işlerken hissettiği aşağılık duygular ne olacak? (sf. 317)


Ay Hadi İnşallah / Pucca

  • ·      Kendimden o kadar nefret ediyorum ki bana bir parça sevgi gösteren birine dönüşmeyi tercih ediyorum. Bedenimden nefret ediyorum, yüzümden, saçlarımdan, konuşmamdan, ellerimden, sevdiğim saçlarımdan, konuşmamdan, ellerimden, sevdiğim şeylerden bile nefret ediyorum aslında. Ben kendimi hiç sevmiyorum, o kadar sevmiyorum ki o sevgiyi hep başkasına veriyorum. Ben bile kendimi sevmezken bir yabancı nasıl sever diye hayret ediyorum, hep minnet duygusuyla yaşıyorum. Hep ama hep kendimi onun altında eziliyor gibi hissediyorum. (sf. 189)


Peri Gazozu / Ercan Kesal

  • ·      Tüm yazdıklarımız bizim olsa da ne fark eder ki. Üzerindeki kan, hikâyelerini her gün kayıtsızca izlediğimiz o bahtsızların... Bunu böylece bilin... (sf. 63)
  • ·      Ama, yorulmadınız mı ağzınızda cesetlerle yıllar yılı tepemizde akbaba gibi dolaşmaktan? Bir karga gibi yapın hiç olmazsa. İnin yere ve bırakın ölülerimizi. Kalplerimiz onların mezar yeridir. (sf.116)


Rüya Körü / Gürsel Korat

  • ·      Talihin gözü kör olsa da, şüphenin gözü daima uyanıktır. (sf.86)
  • ·      Sonrayı görmeyen insanlar içindir neşe. (sf.34)
  • ·      Çünkü onun beni görmeyişini, benim olmayışını, beni sevmeyişini bile sevmiştim. (sf.136)
  • ·      İnsan bazen haklı olmanın rahatlığına güvenip kindarlığın ve öfkesinin bereketini artırabilir ve doğruyu şaşırabilir. (sf.158)
  • ·      Ama şunu da biliyorum ki Tanrıyı severken nasıl onunla kendimizi eşit hissedemiyorsak, aşka tutulduğumuzda da kendimizi sevdiğimizle eşit hissedemiyoruz. Bu yüzden âşıklar Tanrı kadar yalnızdır. (sf.208)
  • ·      Anne kız buluşmalarının insanın içini yakan bir tarafı vardır. Çünkü bu iki kadın türü birbiriyle buluştuğunda sevincin en saf derecesi olan ağlama katmanına ulaşırlar; doğrusu hasretle buluşup ağlamanın tadını kadınlardan daha iyi bilen de yoktur. (sf.215)
  • ·      Stefanos tam o anda kendisiyle Andronikos arasındaki farkı kavradı: Andronikosun belirsizliğe tahammülü yoktu. Bu yüzden yaşama gücü buluyor, bu yüzden yaşamak için savaşıyordu. Asla vazgeçmeyen, tuttuğunu koparan adam olmasının nedeni buydu. Oysa Stefanos belirsizliğe tahammül edebildiği için yaşayabiliyordu. (sf.237)
  • ·      Sevmek bize kalmıştır ama sevilmek talihtir. O talih bende yoktu. (sf. 245)
  • ·      Çünkü geçmiş zaman unutuştur, gelecek zaman ise doğmamış unutuş. Bunların birbirinden farkı yoktur. İnsan daima unutur. Yapabildiği tek Tanrısal eylem, hatırlamaktır. (sf.260)
  • ·      Yalnızca apaçık ortada olanlar görünmez ve gizlidir, hatırlayışın ışığına tutulana kadar. (sf.261)
  • ·      Sevilmeyen kişinin şimdisi yoktur. (sf.264)


Aile Çay Bahçesi / Yekta Kopan

  • ·      Korkularımızla öldürüyoruz zamanı. Oysa saniye kolu, tüm cesaretiyle koşmaya devam ediyor. (sf. 22)
  • ·      Böyledir zaten, çocukluk, utanılacak sayısız anının birikimidir. (sf.24)
  • ·      Oysa yağmurda ıslanmanın verdiği huzur hiçbir şeyde yoktur. İnsan olmaktan utanmadığın tek andır, ağaçlar gibi, çiçekler gibi, köpekler, kuşlar, kediler, bildiğin-bilmediğin bütün hayvanlar gibi ıslandığın an. Doğanın bir parçası olduğunu hissedersin. Manzaraya dışarıdan bakan kibirli insanlardan uzakta, o manzaranın bir parçası olursun. Irkının kendini beğenmişliğini unutur, bir böcek kadar özgür, sunarsın kendini doğaya. (sf.74)
  • ·      Ağaç değil onun adı; zeytin, çınar, elma, kavak... Kuş değil onun adı; güvercin, serçe, karga, saka... İnsan değil bizim adımız; yalancı, katil, ikiyüzlü, rezil... (sf.74)
  • ·      Sonra sustum. Ses olmadı düşündüklerim. Nefretimi kusamadım dünyaya. O güvenlikli kabuğumun altından çıkaramadım başımı. (sf.97)


Katalin Sokağı / Magda Szabo (*)

  • ·      Çünkü ne birinci ne ikinci ne de üçüncü ölümü gerçekti. O hâlâ yaşıyor ve yaşamak istiyordu. Ama bunları kavrayıncaya kadar artık gerçekten ölmüştü. (sf.104)
  • ·      Henrietti affedemiyordum, çünkü Balintin ruhunda aşktan ya da şehvetten çok daha bağımsız bir duyguyu uyandırmayı başarmıştı ve bunu ben asla yapamayacaktım. (sf.107)
  • ·      Evet, bazen konuşmalar sadece alışkanlık nedeniyle sesli ve sessiz harfler olan kelimeler içerirler. Bu konuşmalar o kadar büyük bir duygu yoğunluğuna sahiptir ki, sözlerimizin bir anlam taşıyıp taşımadığı bile önemli değildir. (sf. 109)
  • ·      Bize karşı gösterilen sevgi, her zaman için zaten biraz da bize karşı duyulan acıma duygusudur, öyle değil mi? (sf.155)


Aşçı / Wayne Macauley

  • ·      Utanç benim motorum. Ondan kaçmayacağım onu sevip besleyeceğim. (sf.155)
  • ·      İyi bir sistem asla mükemmel değildir. (sf.29)


Çıplak ve Yalnız / Hamdi Koç

  • ·      Öyledir, kusurlu insan kolay sevilir, kusurunu söyleyen insan daha da sevilir. (sf. 53)
  • ·      Hayatında hiç kimsenin onun için bir şey yapmadığı ve ondan bir şey beklemediği bir adam oldum. (sf.72)
  • ·      Büyüyeceksen önce gözyaşlarını silmeyi, sonra gözyaşlarını dindirmeyi öğrenmelisin. (sf.257)
  • ·      Kadınlar en çok ağlar, çünkü en çok kadınlar kaybeder, çünkü kadınlar kalmak için doğmuştur. Oysa gitmeyi öğrenmeliydik, kaybedilmeyi öğrenmeliydik. (sf.257)
  • ·      Hayatın adil davrandığı bir kadın veya erkeğe henüz rastlamadım. İstediğini almak kalbin kaderi değil. (sf. 288)
  • ·      Çünkü insan aşktan bahseder ve aşkı yaşarken korku en son aklına gelen şey oluyor. (sf. 396)
  • ·      Demek ki yalnız kalmak için insanın önce hayatta sevdiği birine sahip olması gerekiyormuş. Öbür türlü yalnızlıklar sadece büyüme hataları, sadece aile veya arkadaş kazaları. (sf. 408)
  • ·      Anlamak öğrenmek değildir. Öğrenmek olması için insanın yaşaması ve korkuyu keşfetmesi gerekir. Anlamak hissetmeye başlamaktır ve bugüne aittir. Öğrenmek ise geleceğe aittir. Hata o yüzden yapılır. Her hata, biraz, bile bile yapılır. (sf.441)
  • ·      Ama şimdi daha önceden aşina olmadığım ve beni doğru dürüst uyutmayan bir yorgunluk türünden mustariptim: hayal yorgunluğu. Bu, galiba, gençliğin erken safhalarında yaşanabilecek bir yorgunluk türü. Hızlı ve yakıcı. İnsan, herhalde, böyle bir yorgunluğu her tadıştan sonra gençliğini biraz daha kaybetmiş oluyor. (sf.185)
  • ·      Gerçek kimsenin elinde kalmaz, kaçar, yaşayabileceği yere kadar gider. Önemli olan başlamak. Gerçek olmaya başlamak. (sf.599)


** Okuyun bunları, okuyun.

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...